“Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :

— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…”

Nazım Hikmet

Eylül’dü…

“Buğdaylar biçildiğinde doğmuştun oğlum, ben nerden bileyim tam gününü, hüviyetini bile nice sonra yazdırdık ya biz!” demişti annesi. Öyleyse doğduğu tarih Eylül sonu olmalıydı. Başını cama dayamış, damarlarında Akdeniz kanı taşıyan bu uzun boylu, esmer delikanlı, Karadeniz’in, kendi gibi deli dalgalarını seyrediyordu; belki de aklından doğmayı değil ama bu coğrafyada ölmeyi geçirerek…

Sıcaktan soğuğa doğru uzanan iklim değişikliği, kimliğini değiştirememişti Mehmet’in. Mühendis çıkacaktı yeni seneye. Ezelden belliydi bu ateş parçası gencin teknik okula gideceği. Çocukluğu boyunca köydeki yaşıtlarının aksine, eline kazma kürek yerine sadece kitap almıştı. Ne bulursa okur, ne görürse çizerdi. Traktör sürmeyi bilmezdi ama arkasındaki batözün tarlayı nasıl daha verimli ve kısa sürede çift edeceğini bilirdi örneğin.

Zekiydi, soran sorgulayandı,inadı da inattı. Köylük yerde tiyatro mu olurmuş diyenlere karşı, henüz orta son sınıftayken-zaten meyilli olan arkadaşlarını da örgütleyip- ilk oyununu ya da başka bir deyişle ‘ilk isyanını’ sergilemişti bile. Ve elbette, Yer Demir Gök Bakır’ın, Taşbaşoğlu Mehmet’iydi sahnede; köylüden taraf, emekçi, sözünü esirgemeyen, gözü pek, ‘Muhtar Sefer’e, yani köydeki devlete karşı, aslında onun tam da olmak istediği…

Babası köy kahvesinde diğerlerine “En baş devrimci olacak bu çocuk bre, ne okuması !” derdi. Hepsi aynı dertten muzdaripti ya, o biliyordu ki oğlu, ötekilerden daha cesur ve bir o kadar da merhametliydi.

Neticesi, aynen babasının dediği gibiydi…

****

1970’lere gelindiğinde yurt genelinde siyasi cepheleşmeler, boykotlar, işçi ve öğrenci hareketleri hız kazanmış, Mehmet de düzene karşı tüm gösterilerde, en ön saflarda yer almaya başlamıştı. İncecik parmakları olan bu liseli gencin, bir gece öncesinde sevdiği kızı resmedip, sabahında o büyük yürüyüşte, yumruğu havada, saatlerce slogan atacağına kim inanırdı ki?

Gözaltına alınıp üç kişi tarafından dövüldüğünde henüz on altısındaydı üstelik…

****

Eylül’dü…

Zeynep “Sesin bir ekmek gibi taze ve yumuşak” demişti.  Yüzünü resmettiği, memleketi gibi sevdiği Zeynep’i…

Yüzüne bakan içini görürdü Mehmet’in, sesini duyan da, cesaretini ve merhametini. Ne kadar büyürse büyüsün bir yanı hep çocuk kalırdı bu yüzden. Oysa bu devrin diğer çocukları ne kolay büyüyordu…

Üniversiteye gidişi hali hazırda içinde bulunduğu siyasi çizgiyi daha da belirginleştirmişti. Mahsulünü tarlalarda bırakan ve silolarda üç beş kuruşa devlete vermek zorunda kalan çiftçinin, çırçır fabrikalarında onları işleyen işçilerin nasıl yanlarında olduysa, buğday hasatında emeklerinin karşılığını alamayan mevsimlik göçmenlere nasıl omuz verdiyse, şimdi de çay üreticileriyle ve fındık toplayan emekçilerle yan yanaydı. Tek farkla; o günlerde liseli bir genç olarak destek verdiği bu harekette, artık önde yürüyordu. Babası yanılmamıştı, en baş anarşist olmuştu devletin karşısında. Oysa Zeynep’inin gözünde bir kahraman, dava adamı ve ezilen tüm insanların hak savunucusuydu. Varsın mühendis olmasındı Mehmet, mazlumları kurtarsın, köyüne kendine dönsün yeterdi. Her mektubunun sonuna aynen böyle yazardı.

Memleketin dört köşesinde her güne bir olay, her olaya bir kaç ölüm yazılmış kavruk bir kader yaşanıyordu. Ailelere, gencecik çocukların bilmem kaç yerinden kurşunlanmış bedenleri gönderiliyor, ya da gözaltında kayboldular kaçtılar haberleri geliyordu. Adeta savaştı. Oysa bu devrin tüm çocukları ya kardeş ya da akrandı…

Babası ‘Mehmet karınca ezmeye bile kıyamayan bir oğlan, şimdi nasıl savunuyor ki kendini oralarda’ diyordu. Doğruydu, kendini savunmuyordu, çünkü kavgaya giren değil ayıran olma gayretindeydi. Şiddete, zulme, sömürüye, içinden cümle kötülük geçen her şeye karşıydı. “Bilek gücü dediğin alnının teridir, dövüşte birincilik değil” derdi. Yumruğunu masaya vurmaz, yalnızca havaya kaldırmak için kullanırdı. Fikir beyinde üretilirdi, kas gücü sadece emek içindi. Her toplantının sonunda konuşmasını aynen böyle bitirirdi.

****

Durdurulamazdı Mehmet, yetişilmezdi hızına. Kâh ayçiçeği tarlalarında işçilerle, kâh zeytinliklerde köylülerle omuz omuza görülürdü.

Dinlerdi Mehmet, sabrına hayran kalınırdı. Kimileyin Kürt Dudu Ana’nın dizinin dibinde, kimileyin Laz Hasan amcanın hemen yanı başında saatlerce oturduğuna şahit olunurdu.

Gülerdi Mehmet, gelecek güzel günlere inandığını ispat edercesine.

Koşardı Mehmet, kıştan yaza, yazdan sonbahara…

****

Eylül’dü, 1980’in 1 Eylül’ü…

Okullara artık nerdeyse hiç gidilemeyen, sokak çatışmalarında karşıt grupların sinek avlar gibi birbirlerini avladıkları en kara döneme girilmişti. Kimileri bırakın sokağı, evden bile kafasını çıkartmaya korkarken, o, başını cama dayamış, Karadeniz’in, kendi gibi deli dalgalarını seyrederek, belki de aklından doğmayı değil ama bu coğrafyada ölmeyi geçirerek, yola düşmüştü bile…

Hıncahınç insan doluydu meydan. “Ne kadar güzeliz!” demişti yanındaki arkadaşına. “İşçi, köylü, memur, kadın, erkek, genç, yaşlı… Baksana birlikte ne kadar da güzeliz!” Sol yumruğu havadaydı.

Yere yığıldığında, gök de onunla birlikte yanına uzanmıştı. Nefes alış verişi durana kadar uzun uzun bakmıştı maviliğe. Üstünden geçen kuşlardan biri, dudağının kenarına buruk bir gülümseme kondurmuştu. Etrafındaki kalabalığı, kıyamı, hiç bir şeyi duymuyor, gülümsemeye devam ediyordu.

Eylül’dü. 1980’in 1 Eylül’ü…

Yaşlıca bir adam yere yığılmış, gök de onunla birlikte yanına uzanmıştı. Sola düşmüş eliyle toprağı okşuyordu. Kulağına gelen sesleri duymuyor, gözleriyle üstünden geçen kuşları takip ediyordu. Kim bilir belki de o kuşlardan biri olmayı diliyordu.

O sırada, camiden yükselen iki cümlelik anons ortalığı inletiyordu;

“Sayın ve değerli köylülerimiz, Ali oğlu Mehmet Ali, kimliği bilinmeyen kişi ya da kişilerce vurulmak suretiyle hakkın rahmetine kavuşmuştur, cenazesi yarın öğle namazından sonra defnedilecektir. Sayın vatandaşlarımız, şunu belirtmek isterim ki, çocuklarımıza sahip çıkalım, vatanımıza sahip çıkalım.”

****

Eylül’dü…

Güz yapraklarının sarısı toprağa çökmüştü. Kimi leylekler çoktan göç etmiş, kimileri ise hala çatılarda son hazırlıklarını yapıyorlardı. Güneş tam tepeye çıkmıştı ki, göğe doğru bir uğultu yükselmeye başladı. Tüm kuşlar havalandı, bacalara kondular. Camiden çıkan hıncahınç kalabalığa doğru baktılar.

Mehmet geçiyordu omuzlardan…

Mehmet, dalga dalga, büyüyerek geçiyordu. Az sonra kıyıya vuracak ve dünyanın bütün denizlerini ardında bırakacaktı.

Bengü Yazar Elhan