İKİ AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ

Monthly archive

Aralık 2018

Mario Levi’nin Kaleminden

Kategori:Edebiyat yazar:

Edebiyat bir mirastır… Bu sözler aklıma ne zaman geldi? Kimlerden, nasıl hangi duygularla? Yola çıktığım, tabiri caizse ilk hikâyelerimi çiziktirmeye başladığım günlerde, bu gerçeğin ne kadar farkındaydım? Aradan ne çok zaman geçmiş. Ne çok iklim, ne çok mevsim…

Bu mirası hep içimde taşımaya çalıştım. Derinlerimde hissetmeye… Başka türlüsünü yapamazdım. Hikâyeler yazdım. Kimileri birilerine dokundu. Sorular sordum. Edebiyatın temel var oluş meselesi soru sormaktı çünkü. Soru sorabilmek, dahası sordurmak…

Günün birinde başka bir ihtimalin eşiğine geldim. Yolun bir yerlerinden alıp, kaybolmamak için cebime koyduğum taşları birilerine gösterebilir, hatta verebilir miydim? Birilerine gelin siz de bu taşlara dokunun diyebilir miydim? Hissedin, tüm benliğinizle hissedin… Maceranın başladığı yerdeydim. Ne kadar süreceğini, nasıl yaşanacağını bilmediğim bir maceranın… Macera, macera olmazdı zaten aksi halde, değil mi?

Edebiyat bir mirastı, evet. Bu mirasın neresinde durduğumu bilmiyordum. Tek istediğim hissedebileceklerimi hissetmekti. Yazı atölyelerimin başladığı günler bu günlerdi işte. Sonra Mim Sanat Merkezi’ne adımımı attığım günler de geldi. O günlerde, güler yüzünü benden hiçbir zaman esirgemeyen, aslında hiç kimseden esirgemeyen Olga ile yıllar sürecek bir teşriki mesaiye de adım attığımı bilmiyordum ama. Bu anlamlı beraberliğin daha ne kadar süreceğini bilmediğim gibi… Nerdeyse on beş yıl… Dile kolay… Bu yıllar içinde çok yazar adayı tanıdım. Çok yazı yolcusu… Kimilerinin kitapları çıktı. Onlardan da günü geldiğinde bahsedeceğim.

Şimdi de yeni bir yola çıkıyoruz. Emekler görücüye çıkıyor. Bu dergide Mim Sanat yolcularının neler anlattığını görecek ve dinleyeceğiz. Seslerinin birçok yerde yankılanacağından hiç şüphem yok. Yazıların ne kadar büyük bir heyecanla yazıldığını biliyorum. Oradaydım çünkü. Biz hepsini daha önce paylaştık, artık size duyurmak istiyoruz.

Zaman akıyor… Saatin tik taklarını duyuyor musunuz? İçlerinde kalp atışlarımız da var…

Burhan Sönmez ile Edebiyat Üzerine

Kategori:Edebiyat/Söyleşi/yazarlar yazar:

Konuğumuz “Kuzey”,”Masumlar”,“İstanbul İstanbul” ve “Labirent” romanlarının yazarı Burhan Sönmez ile  kitapları, edebiyat, yazmak üzerine söyleştik.

Burhan Sönmez Haymana’da doğdu. İlk ve orta eğitimini Polatlı’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde kültür ve siyaset üzerine yazılar yazdı. Uzun yıllar yurt dışında (Britanya) kaldı. İlk romanı Kuzey 2009’da yayımlandı. Masumlar 2011’de ve İstanbul İstanbul 2015’te yayımlandı. Labirent (2018) Burhan Sönmez’in dördüncü romanıdır. Romanları otuz beş dilde yayımlanmaktadır.Sönmez, William Blake’in Cennet ile Cehennemin Evliliği şiir kitabını İngilizceden Türkçeye çevirdi (Ayrıntı, 2016). Masumlar ile, 2011 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü ve aynı yıl İzmir St. Joseph En İyi Roman Ödülü’nü aldı. Bir Dersim Hikâyesi (Metis, 2012),

Bana Adını Söyle (YKY, 2014) ve Gezi (Almanca, Binooki, 2014) öykü derlemelerine katılan Burhan Sönmez, Bursa Yazın ve Sanat Derneği tarafından verilen 2015 yılı Öykü Onur Ödülü’nün de sahibi oldu. Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü 2014 yılı seçici kurulu üyeliği yaptı. ODTÜ’de Edebiyat Kuramı ve Roman üzerine dersler verdi. 2017 yılında Vaclav Havel Ödülü’nü aldı. İstanbul İstanbul romanı ile Britanya’da 2018 yılı EBRD Edebiyat Ödülü’nü aldı. PEN Türkiye ve English PEN üyesidir. Uluslararası-PEN yönetim kurulunda yer almaktadır.

Annesinin küçükken anlattığı masalların, çocukluk anılarının, rüyasız gecelerinin, felsefenin, mitolojinin, şiirin yoldaşlığıyla başka yolculuklara çıkartıyor Burhan Sönmez  kitaplarında.

Bencilliği, günahları, zaafları, umutları/umutsuzlukları, hayalleriyle kimi zaman Anadolu’nun  bir köyünde ağaç gölgesinde; kimi zaman da tüm yalnızlığıyla koca kentin ortasında buluyoruz insanları. Bireyin ve kentin belleğine ayna tutuyor, yüzleştiriyor kahramanlarını ve okuyucuyu.

“… İnsan başkadır, hayal etmeyi öğrenmiştir. Var olanla yetinemez.”

“İstanbul İstanbul” romanınızdan bir alıntıyla sohbete başlamak istedim. Yazmak da var olanla yetinmemek değil midir? Tıpkı sanatın diğer dalları gibi.

Sanat, insanın var olanla yetinememesinden doğmuştur. Beş duyuyla algıladığımız gerçek, insanın zihnini doyurmaz. O zaman insan hem gerçeğin farklı yanlarını bulmaya çalışır hem de kendi gerçekliğini yaratmaya girişir. Sanat, bu arayışın yoludur.

“İstanbul İstanbul”da, kimliksizleştirilip bütün kabalığı, acımasızlığıyla üstümüze salınan kentlerde; canı yanmış, ötekileştirilmiş kahramanlarınızın birbirine tuttuğu ışık,  hayal dayanışması hala umut edilebilecek şeylerin olduğuna bir işaret mi?

Elbette, umut edecek şeyler vardır. Daima büyük hedeflere odaklanmaz umut, daha çok ayrıntıda varlığını sürdürür. Kuytu köşelerde tutunur. Hayatın görünmez yanlarında yeşerir.

 Kitaplarınızda  masalla gerçeğin iç içe geçtiği, okuyucuyu geçmiş ve şimdi ile romana dahil eden bir anlatım  görüyoruz. Bu biçimi neler besledi?

Bunun kesin bir cevabını veremem, çünkü tasarlayarak kurduğum bir biçim değil. Kalemimin kendi karakteri. Onun köklerini tahmin etmeye çalışırsam, şunları sayabilirim: okuduğum kitaplar, etkilendiğim yazarlar, doğup büyüdüğüm köydeki destanlar ve masallar… bu tür etkenlerin sonucudur bu.

 Yeni bir roman için sizi harekete geçiren, yazı masasının başına oturtan etkenler neler?

Bunun için özel bir etken yok, daima büyük bir arzu vardır ve o beni masaya oturtur. O masanın başındaki mutluluğum, hayali dünyaların içinde kurduğum hayali hayatım… Tersini hissederim: beni masanın başına oturtan etkenler yok, ben zaten oradayım, orası asıl yerim, ama beni masanın başından kaldıran etkenler vardır.

 Bir dönem ODTÜ’ de yazı dersleri verdiniz.  Nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci?

Ders vermek, edebiyatseverlerle ortak çalışmayı paylaşmak, hem besleyici hem de mutluluk verici. Bunun ODTÜ’de olması ise ayrı bir değer. Oradaki öğrencilerin düzeyi ve birikimi, öğretme sürecini öğrenme sürecine çevirebiliyor. Bu yüzden, ODTÜ dışından bazı üniversitelerden gelen teklifleri cazip bulmadığım için geri çevirdim.

 Bireyin ve kentin belleğinin yok edilmesiyle ilgiliydi son romanınız “Labirent”.  Zor bir dönemden geçiyoruz. Kent yaşamı insanı hem yalnızlaştırıyor hem de yoksunlaştırıyor.  Boratin’in intiharı üzerinden yaşadıklarımızla ilgili bir yüzleşme diyebilir miyiz?

Hem bir yüzleşme o, hem de bir yüzleşememe hali. Yani gerçeklik bu iken, bunu görememe, kabullenememe hali. İnsanın ruh olgunluğu yavaş yavaş gelişirken, modern çağda sosyal yapılar bizi aşırı hızlı değişime zorluyor. Aradaki gerilim, insanı içerden çökerten bir kargaşaya yol açıyor. Bugünün sosyal mücadeleleri, bir yanıyla, insanın kendi zihnine, zihin sağlığına geri dönme çabasıdır.

 Kitaplarınız otuz yedi dile çevrildi, önemli ödüller aldınız. Yurtdışında edebiyatımıza, yazarlarımıza ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz?

On yıl kadar önce edebiyatımız Nobel ödülünü aldığından beri, edebiyatımıza dönük bir ilginin oluştuğunu söyleyebiliriz. Hem klasik sayılabilecek Tanpınar, Sebahattin Ali gibi yazarlar hem de yeni kuşak yazarlar, uluslararası edebiyat dünyasında yeni bir ilginin odağı haline geliyor. Bunun bize verdiği sorumluluk, daha çok ve daha titiz çalışıp yazmaktır.

 Bir süredir dili, kimliği, yaşayış biçimi, bakış açısı üzerinden yazarlara, şairlere ve kitaplarına sansür, yasak, saldırı girişimlerine şahit oluyoruz. Bu resmi kanalların yanı sıra kitle hareketi olarak da karşımıza çıkıyor. İfade özgürlüğü, sanat ve özelde edebiyat açısından baktığınızda neler söylersiniz?

Bu tür baskılar, yeni bir olgu değil. Osmanlı’nın son yüzyılından Cumhuriyet’in ilk yüzyılına, uzunca bir süredir bu uygulamlarla karşı karşıyayız. Bir tür devlet ve otorite geleneği olan bu baskılara karşı başka bir geleneğin de yerleştiğini görebiliyoruz: yazarların her şeye rağmen yazma ve gerçeğe sahip çıkma geleneği. Sanırım bu ikisi arasındaki geçimsizlik daha da sürecek. Sözümüze sahip çıkmaktan başka seçeneğimiz yok.

“Edebiyat çölleşmeyi önler.” diyoruz dergimizde. Sözünüz, kaleminiz, emeğinize teşekkür ederiz.

Söyleşi; Olga ÜNAL

 

 

‘Kitap Kokusu’ Durağı Akademi 1971 Kitabevi&Kütüphane&Kafe

Kategori:Edebiyat/kitap/Söyleşi yazar:

 

 

“Kitap Kokusu” bölümümüzde yeni durağımız dergimizin komşusu Akademi 1971 Kitabevi & Kütüphane & Kafe… 

Akademi Kitabevi, 1971 yılında Hadi Olca tarafından Nişantaşı’nda kurulan ve dönemin edebiyatçılarının uğrak yeri olan bir kitabeviymiş. Kısa zamanda edebiyatçı, sanatçı ve aydınların buluşma yeri haline gelmiş. Aziz Nesin, Emil Galip Sandalcı, Vedat Türkali, Demirtaş Ceyhun gibi ünlü ustaların geldiği bir mekân olmuş. Özcan Sapan’ın deyişiyle ‘kitaplarını raflardan aldığınızda, yazarıyla göz göze geldiğiniz’ bir yermiş. Akademi Edebiyat Ödülleri’ni de unutmamak gerek.

Kapandıktan 24 yıl sonra kitapseverlere Kadıköy’de tekrar merhaba diyen
Akademi 1971 Kitabevi Cafe & Kütüphane’nin kurucularından Özcan Sapan ile sohbet ettik. 

Akademi 1971 Kitabevi & Kütüphane’nin kuruluş hikâyesini sizden dinlesek…
Bulunduğumuz yerdeki ilk deneyimimiz 2000 yılındaydı. Khalkedon Kitabevi Cafe ile işe başladık. O günlerde hep Akademi’yi lafımızın arasında geçirirdik. Khalkedon’da ortağım vardı. Onun bizim gibi hikâyeye ortaklığı yoktu. Akademi geçmişi yoktu. Hatıralar bize aitti. Muzaffer Olca (Hadi Olca’nın oğlu) o dönemde kitabevi müdürümüzdü. Biz aramızda konuşuyorduk. Ama öyle güçlü bir mirası vardı ki Akademi’nin işe soyunan herkesi korkutuyordu. Khalkedon’dan önce ben ayrıldım, sonra Muzaffer. Yıllar sonra Khalkedon’u eski ortağımdan devir aldım. Şimdi gerçekten de o soruyu tekrar sormanın zamanı gelmişti. Daha da iyi durumdaydık ve bu mirasın altında kalmaktan korkmuyorduk. Yapabilir miyiz sorusunu nerdeyse on beş yıl sormuştuk. 2012 Eylül’ünde ise karar verdik. Yaptığımız iç mekan yenilemesinden sonra 2013 Nisan’ında kapılarımızı açtık: Akademi olarak.

Hadi Olca Kütüphanesi, kitabevleri arasında özel bir proje. Neler planlamıştınız? Ne tür etkinlikler var kütüphanede?

Bir kütüphanesi olmalıydı. Bu hem Türkiye’de ilk olacaktı hem de bildiğim kadarıyla dünyada da bir benzeri yoktu. Küçük bir kütüphaneden bahsetmiyoruz. Yaklaşık yirmi bin kitap gerekli teknik donanım ve giriş ücretsiz; üst katta kitap satacaksınız alt katta ise ücretsiz bir kütüphane hizmeti vereceksiniz. Bu ciddi bir işti. Ve biz bunu başardık. İsteyen ders çalışıyor, isteyen tezini yazıyor ya da çeviri yapıyor. Kütüphanede müzik yayını yok, yüksek sesle sohbet yok, servis elemanı rahatsız edici bir dolanım içerisinde değildir. Cafeden ayrı; özerk bir bölge gibi. Bütün bunların dışında belirlediğimiz amaçlar için de kullanacaktık. Edebiyat sohbetleri, yazarlarla söyleşi ve imzaları gerçekleştiriyoruz. Burada altıncı yılımıza girdik her hafta bir yazarla söyleşi ve imza yapıyoruz. Bu da başlı başına edebiyat dünyasına oldukça önemli sayılabilecek bir katkıdır. Tabii edebiyat severler, yazarlar ve yayıncılar bunların farkındaysa…

Kitapseverler için kitabevleri özel ve önemli. Ben öğrenciliğimden hatırlıyorum, Dost Kitabevi bizim sığınağımızdı. Ama tek tek yitiriyoruz onları. Siz süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok kısa yanıt vereyim; Kitabını internet sitelerinden ya da mega alış-veriş yerlerinden al. Sonra mahallende bulunan mekân kapanıp kebapçı ya da bar olunca “Vay burası da gitti!” diye yakın. Veya “Bunlar da modaya uydu içkili mekân oldular” de. Ama kapısından içeri girme, kitap alma, hatta çayını da çay ocaklarında iç… Merak etme biz direniriz… Bu fotoğraf Türkiye’nin vesikalık fotoğrafıdır. Olan biten ihlal ve her şeye sus, ABD ya da Avrupa’dan medet bekle… İşte gerçeğimiz… Maalesef tam da bu durumdayız.

Okuyucu açısından baktığınızda son dönem kitaba ilgi arttı mı? Ne tür kitaplar tercih ediyorlar?

İlgi kısmen de olsa arttı. Okuma oranlarında bir gelişme var fakat bu bizim gibi yerlere yansıyacak şekilde görünmüyor. Aynı zamanda yayıncı olmamız nedeniyle özel olarak ilgilendiğimden bilgim dahilindedir. Genelde, gazete ve TV’lerden gördükleri kitapları soruyorlar. Bir istek, birikim yok. Öneri üzerine, hatta moda gibi kitap takip ediyorlar. Moda ya da çok satan kitaplar bizde yok… Biz edebiyat ve türevlerini bulunduruyoruz. İçi boş, bestseller ya da günün sabun köpüğü kitaplarını satacaksak daha iyi para kazanma yollarını biliyoruz, biliyorum…

Aynı zamanda Chiviyazıları Yayınevi’nin de sorumluluğu sizde. Bir yayıncı olarak yeni yazarlara da olanak sağlıyorsunuz. Çok fazla yeni yazar ve kitabıyla karşılaşıyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Bu kaçınılmaz bir durum. “Ben okuyorum” desen ya inandıramazsın ya da büyük çaba gerekir. Ama “Ben yazıyorum” demek için bir kitap yeterli… Dolayısıyla bu dünyanın insanı olursunuz. Ha yazan okuyor mu diye sorarsanız, yazdıklarını okuyunca kararı siz de verebilirsiniz…. Diğer yanı ise çok daha farklı; evet, çok yeni kalemler, başarılı kurgular var ve çok başarılı olan yazarlar da var…. Önceleri sadece çeviri yapmak ve yayımlamak yeterliydi. Çünkü alternatif çok değildi… Üçüncü aşamadaysa, günümüze dek gelen kısa bir dönemi ele almak gerekiyor; 1960’lar ve sonrası ta ki 80’lere dek Türkiye’de edebiyatın en verimli yıllarıydı. Klasikler ve dünya edebiyatını tanımak adına çok şey öğrendiğimiz yıllardı. Sonra bıçakla kesilir gibi her şey durdu. Darbe yılları ve sonrası, edebiyat olarak en büyük yenilgi dönemleriydi. Sessizlik uzun sürdü. 90’lı yıllar ses vermeye başladı ve yeniden hareketlendi. Sonrası tam bir çöplük… Bu kabızlık dönemi, kaliteyi değil de pazar ekonomisini tetikledi. Yayınladığı kitabı dahi okumayan, yayıncılar türedi. Her şey 1 lira benzeri kitaplar yayımlandı. Satmak en önemli erdem haline geldi. Her yıl sonu başarısız kitaplar, boş kağıt sarfiyatı depo temizlemek adına kelepir satış noktaları doğurdu. İyi satanlar başarılı, edebiyat yazanlar ve yayımlayanlar ise beceriksiz oldular. Bir adım sonrasının buraya geleceği aşikârdı… Ve bunun en büyük sorumluları da yayıncılardır.

Bazı kitaplar son dönemde sansür ve yayın yasağına maruz kalıyor ülkemizde. Bunun ne tür etkileri oluyor edebiyat hayatımıza? 

Bütün dinler, “Oku!” diye başlar. Ve okumanın faydaları anlatılır. Ama onların oku dedikleri kitaplar; Kuran, İncil, Tevrat gibi kitaplardır. Diğerlerini gereksiz olarak görürler. Bir de oku derken ders kitaplarını kast ederler. Ama araştırma, inceleme ve edebiyat okuyan insan bilgilenir ve sormaya başlar. Sistemler soran değil, okuyan değil, otlayanı sever onlar için teba kültürü esastır. Rahatsız oldukları için toplar, yargılar yetmedi yakar ve hapseder. Bazen de yazara ölümü reva görür. Bu otokontrol ve üretimin kalitesini düşürür. Edebiyat yine sarmal bir hal alır.

Uzun yıllardır kitapla iç içe ve iyi bir okuyucu olarak kütüphanemizde bulunmasını önerdiğiniz; Akademi kitaplığında da bulabileceğimiz kitaplar, yazarlar vardır. Küçük bir liste alsak…

Ben böyle bir liste verip ve böyle bir sıralama yaparsam yukarıda eleştirdiğim TV ve gazete köşelerinden kitap önerisinde bulunanlardan farkım kalmaz. İyi bir okuyucu için reçete anlamsızdır, kendisi zaten bulur. Ne ben doktorum ne de okuyucu hasta… Ama hepimizin hayatında unutamadığı kitaplar ve yazarlar vardır. Benimki de bende saklı. Çünkü benim biriktirdiğim hayat onları bulmamı sağladı, aynı süreci yaşamayana ya da yeni başlayanlara önersem ne olacaktır ki? Muhtemelen saçmaladığımı söyleyeceklerdir.

Önümüzdeki dönem için Akademi’nin yeni projeleri, etkinlikleri var mı? 

Akademi’nin başlattığı çizgiyi sürdürebilmek en büyük projemizdir. Eğer bu zorlu dönemde de bu süreci sağlıklı yürütebilirsek ne mutlu bize… En büyük projemiz, başladığımız noktanın gerisine düşmemek…

Sıcak ve keyifli sohbet için teşekkür edip kitapların arasında bir sandalyede uyuklayan Akademi kedisine komşu masada bir romana daldım, iyi geldi…

Söyleşi – Fotoğraflar ; Olga ÜNAL

 

Çağrışımlı Hikayeler

Kategori:Edebiyat/Fotoğraf/Hikaye yazar:

Fotoğraflar hayatın izdüşümleridir. Gördüklerimizin dışında başka kapılar da açar önümüze. O kapılar kimbilir hangi yolculuklara çıkarır bizi? Kimin hikayesinin, neyin peşine düşeriz kimbilir?

Bu sayıda ilkini yayınlayacağımız “Çağrışımlı Hikayeler” bölümümüzde bir fotoğrafın çağrıştırdıklarıyla kurgulanmış hikayeler okuyacaksınız. İlk fotoğrafımız Olga ÜNAL‘a ait. Fotoğraftan kaleme alanlar; “Anlat Hikayeni” ile Şule GÖKÇENAY DANE, “Dilsiz” ile Bengü YAZAR ELHAN

 

ANLAT HİKAYENİ

Aylarca süren yolculuğun ardından çok iyi bildiği kente vardığında gün henüz başlamıştı.  Solgun bir güneş, altındaki  tüm canlı ve cansız varlıkları ısıtmak için didinirken, aşağıdaki ahali  onun çabasından bihaber,  gündelik hayatın hayhuyu içinde kendinden geçmişti. Uzun yoldan, uzak zamanlardan  gelmişti, birazcık dinlenmeyi çoktan hak etmişti. Yine de, şehrin içinden yükselen yıkık dökük surların, zamana direnen kubbelerin, minarelerin ve onlara öykünen parlak kulelerin üzerinde süzüle süzüle uçmaktan kendini alıkoyamadı. Rengarenk tüyleri, geniş kanatları, gösterişli kuyruğuna rağmen onu fark eden olmadı; ne vapurlarla yarışan martılar, ne oltalarını bulanık sulara daldırmış balıkçılar, ne de onların  hemen arkasına tünemiş pek uyanık kediler… İstanbul her zamanki kadar hülyalıydı, kendinden başkasını gözünün gördüğü yoktu.

Gökyüzünden  yeterince izlemişti, şimdi içerilerde gezinme vaktiydi. İrili ufaklı binaların çatısına paralel uçup, konabileceği bir kuytuluk, yarenlik edebileceği bir canlı bakındı uzun müddet.  Şehrin miskin köpekleri  hariç herkesin çok acelesi var gibiydi. Caddeler birbirine dokunmadan koşuşturan insan kalabalığıyla doluydu. Tam da vazgeçip deniz kıyısındaki  fenere uçacağı esnada keskin bakışları yakaladı onu. Bir başına, amaçsızca öylece oturuyordu. Zamanı durdurmuş, çevresinde akıp giden hayatın sırrına vakıf, tatsız bir gösteriyi izler gibi gözlerini dikmiş bakıyordu sadece. Ne beklediği bir şey vardı,  ne de yetişmesi gereken bir yer. Dünyanın merkezine oturmuş, devrin dönmesine şahitlik ediyordu. Hızını azaltıp hafifçe kanat çırparak alçaldı, tam karşısındaki hasır iskemlenin arkalığını ortalayıp  üzerine kondu.  Bakışlarını onun yüzüne dikip konuştu.

‘Anlat hadi! Uzak diyarlardan, kadim zamanlardan çıkıp geldim. Hepsini gördüm, her şeyi  biliyorum. Kimsenin duymadığını duyar, görmediğini görürüm. Kanatlarımda dünü bugüne, bugünü yarına taşırım. Senin de etmek isteyeceğin bir çift kelamın, söylemek isteyeceğin bir sözün vardır muhakkak. Sen anlat ben dinleyeyim. Sesin olup uçup gideyim sonsuza doğru.’

Şule Gökçenay DANE

DİLSİZ

Otuz beş yıl. Tam otuz beş yıl baktı karısına. İşini eve taşıdı. Salonun bir köşesine… Bir yandan bozuk saatleri tamir eder, diğer yandan da zaman dursun geçmesin isterdi. Altı ay yaşar demiş doktor, o da en fazla. Adam otuz beş yıl yaşattı…

Vay anasını değil mi?

Hayri abi, yani bizim dilsiz. Bir yıldır, her gün gelir geçer bu sokaktan. Geçen sene defnetti karısını. Allah rahmet eylesin. O gün bugündür buraların müdavimi. Saygı duyuyoruz tabi. Büyük insanlık, büyük fedakârlık… Fakat neden diye sormadan da edemiyoruz. Abi neden? Cevap yok. Bir senedir yok. Cenazeden sonra sustu, daha da konuşmadı. Biz hala soruyoruz ama, abi neden?

Evden pek çıkmazdı, anca erzak alışverişi için. Şimdi de eve girmez. Böyle gezer dolanır. Bütün saatleri durmuş diyorlar. Geçen benim oğlan gitmiş bunla. Kitaplık mı bir şey almış, sokamamış içeri, oğlan el atmış. O da görmüş. Yazık, iyice yitirdi aklını.

Gerçi benim hanım, hepimizden akıllı bakma sen ona diyor da,  gariban işte.  Ne bileyim bacım, içim eziliyor gördükçe. Yoksa emekli maaşı var, muhtaç değil. Yalnızlık ama zor, çok zor… Bi çocukları olaydı, belki… Hoş onca sene biri mi vardı diyeceksin; vardı ya, gözü gibi baktığı evinin çiçeği vardı. Aman feministler duymasın ha, kadın çiçek mi derler şimdi. Geçen gün düdüklerini öttüre öttüre geçtiler şu caddeden. Ben anlıyorum tabi onları da, saygı duyuyorum, ama çiçekti be bu kadın bacım. Sevgiden ve sudan başka ne verdi ki Hayri abim ona? Öyle, senelerce yattı salonun bir köşesinde. Ziyarete giderdik ara sıra, hiç değilse saatimiz bozuldu der uğrardık. Artık onu da yapamıyoruz.

Konu komşu yıllarca üzüldük haline, dert edindik. Hatta bizim kadınlar bi ara toplaşıp muska falan da yaptılar, okuyup üflediler amma pek işe yaramadı. Kadıncağız can veremedi. Belki o da istiyordu ne bileyim,  kim istemezdi? Böyle yıllarca yaşanır mı bacım, günah. Allah’a karışmak gibi olmasın da. Hayri abi de çok affedersin pek inançlı değildi. Olsun, biz saygı duyduk. Adam iyi, inancı da kendine…  Bazıları bundan ötürü çektiğini de düşünmedi değil ya, bize öyle geliyordu bence, o mutluydu. Saçı sakalı, üstü başı yerli yerindeydi o zamanlar.

İşte şimdilerde bize düşen, o izin verdiği müddetçe buralarda ona göz kulak olmak.  Elimizden başka bir şey gelmiyor. Aslında gizlice hayranlık da duyuyoruz bakma sen. Ondaki sabır, dirayet kimde var. Yani ben bakamam karıma mesela on yıllarca, o da bakamaz bana, bakar mı yoksa? Kadınlar bizden daha vicdanlı ya, ne bileyim belki de bakar. Aman neyse, kendi bileceği iş saygı duyarım, ama ben bakamam.

Velhasıl kelam, bir insan ömrünü neye vermeli dedin ya hani bacım, cevabı aha da Hayri abidir. Aşksa aşk, hayatsa hayat, harcadı gitti.

Bengü Yazar ELHAN

‘İz Bırakanlar’ Özlemle… “Ali Sina Özüstün”

Kategori:Blog yazar:

Edebiyata ve fotoğraf sanatına tutkulu, İstanbul aşığı, duyarlı, hoşgörülü… Ali Sina Özüstün‘ü anlatırken ilk akla gelen çok özel yönleri.

MiM Sanat Merkezi Mario Levi ile yazı yaratım atölyemizde tanışıp fotoğraf ve edebiyata dair projeleri, üretimleri ile özel zamanları paylaştığımız sevgili dostumuz Ali Sina Özüstün’ü 26 Temmuz 2018’de kaybettik. İstedik ki dergimizin sayfalarında siz de onunla tanışın; sanat yolculuğuna tanık olun, çektiği o güzel kareleri görün, kaleminden dökülenleri okuyun.

Bizde bıraktığı iz çok değerli; özlüyoruz, sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Onun Kaleminden

‘Eski’Türkiye’ye… Tek sesli müziğe, çok sesli müziğe, laisist arkadaşıma, islamcı arkadaşıma, Atatürkçü arkadaşıma, ulusalcı arkadaşıma… Nâzım’a, Necip Fazıl’a, bilhassa Ahmet Hamdi Bey’e, bilhassa Ahmed Haşim’e, bilhassa Yahya Kemal’e, bilhassa Abdülhak Şinasi’ye, Behçet Necatigil’e, Ziya Osman’a, Cahit Sıtkı’ya, Orhan Veli’ye, Turgut Uyar’a, Özdemir Asaf’a, Edip Cansever’e, Cumhuriyet kavramına, ‘Osmanlı’ya, ahşap cumbalı evlere, arnavut kaldırımı sokaklara, bozaya, şıraya, Vefa’ya, akide şekerine, lüfere, boğaza, Cihangir’e, Maçka’ya, Nişantaşı’na, Süleymaniye’ye, Fatih’e, Eyüb’e, ilahilere, kilise müziğine, tasavvufa, tasavvuftan neşet eden hiçbir şeye, türkülere, şarkılara ve bir kısım ‘Arabesk’e, Orhan abiye, Cem Karaca’ya, Sezen Aksu’ya, Ahmet Kaya’ya, türke, kürde, ruma, ermeniye, aleviye, sünniye, Hacı Bektaş’a, Mevlana’ya, Yunus’a, lazlara, horona, halaya, Tanburi Cemil’e, Dede’ye, Zekai Dede’ye, Tanburi Ali Efendi’ye, Küçük Mehmed Ağa’ya, Münir Nureddin’e, Neşet Ertaş’a, Ali Ekber Çiçek’e, semaha, deyişe, bozlağa… Paris’e, Paris’i Paris yapan bilebildiğim her şeye, Roma’ya, Barcelona’ya, Berlin’e, Londra’ya… Fransızca’ya, almancaya, italyancaya, ispanyolcaya… [Bu arada bu dilleri bildiğimi zannetmeyin, bu dillerin duygusunu seviyorum… Evelemeyen, gevelemeyen kendinden emin hallerini, derinliklerini seviyorum.] Arapça’ya, farsçaya, ibraniceye, ermeniceye, rumcaya… [Aynı durum bunlar için de geçerli.] Ve tabii ‘sahih’ türkçeye, zaman zaman ‘uyduruk’ türkçeye, [yakıştırmasını bilende güzel duruyor.] kahire’ye, Bağdat’a, Tahran’a, Halep ve Şam’a… Newyork’a, Chicago’ya, caza, blues, rock, klasik batı müziğine… Arap müziğine, Yahudi müziğine, Rum müziğine… Barok müziğe… Bach’a, Haendel’e, Haydn’a… Şirazlı Hâfız’a, Şeyh Galib’e… Dîvan’a… Meksika’ya, Arjantin’e, Brezilya’ya… Edward Said’e, Daniel Barenboim’e… Aziz hocam Hilmi Yavuz’a, İbrahim Şahin hocaya, Gökhan Yavuz Demir’e, Besim Dellaloğlu’na, Nurdan Gürbilek’e… Selim İleri’ye, Hasan Ali Toptaş’a, Mario Levi’ye… Turgut Cansever’e, Doğan Kuban’a, Saadettin Ökten’e… Büyülü gerçekçiliğe… En sıkı muhalif metinleri ihtiva eden yeryüzünün her yerindeki ‘sahih’ edebiyata… Romantiklere, klasiklere… On dokuzuncu yüzyıl’a… Operaya, napoliten şarkılara, tangoya.. Mozart’a, Wagner’e, Beethoven’a, Mahler’e, Arvo Part’a… Muhlamaya, hamsili mısır ekmeğine, hamsi kuşuna, hamsiye, lahmacuna, kebaba… Tiyatroya, sinemaya, sanata, kültüre… Batı’ya, doğu’ya… Fransıza, almana, ingilize, italyana, ispanyola… ‘Eski’ türkçeye, istanbulcaya, kürtçeye… Dine, tüm benliğimle iman ettiğim dinime, İslâm’a… Ehl-i Kitâb’a, hristiyana, yahudiye… Şehre, ruhu tasavvufi neşveyle inşa edilmiş şehrime…  Futbola, Beşiktaş’ıma… Galatasaray’a, Fenerbahçe’ye, Trabzonspor’a, Amedspor’a… Bayrağa, bayraklara… Karmakarışık yazdım, hiçbir gruplamaya tâbi tutmadan… Tekrarlar olabilir, ekleyebileceğim daha çok şey var ama uzatmayayım…

Hepsine bütünüyle vâkıf değilim ama ümitsiz bir gayret içindeyim… Binbir çeşit çiçekle dolu bir bahçede hangi birini koklayacağını, seyredeceğini bilemeden ondan ona koşturan biri ne haldeyse o haldeyim bunların karşısında…

Sayamadıklarımın, ismini zikremediklerimin hiçbirine düşman edemeyeceksiniz beni… Ne yaparsanız yapın… Çünkü ben bunların hepsiyim…

Ali Sina Özüstün

05 Kasım 2016

 

Sinema Yazıları”Da xiang xi di er zuo/An Elephant Sitting Still” Hu Bo’nun Veda Romanı (2018)

Kategori:Blog/sinema yazar:

 

Bu sayımızdan itibaren izlediğinizde sanki bir romanı okur gibi olacağınız, kaleme alınsa aynı zamanda edebi bir başyapıt olabilecek filmlere, yazar/yönetmenlerine yer vereceğiz.

İlk filmimiz yönetmeni Hu Bo’nun ilk ve son uzun metraj filmi “An Elephant Sitting Still/ Öylece Oturan Bir Fil”. İlk ve son diyoruz çünkü Hu Bo bu filmi çektikten sonra hayatına son vermiş. Dört saatlik bu filmi izlerken  onun bu dünyadaki tüm adaletsizliklere tanıklığını, sıkışmışlığını, isyanını, kurtulma arzusunu  karakterleri aracılığıyla görüyoruz.

Çin’in önemli sinema okullarından Beijing Film Akademisi’nde eğitim alan Hu Bo,kısa film çalışmalarının ardından bu filmi tamamlıyor ve 29 yaşında hayatına son veriyor. Toplumsal çöküntüler içinde başkalaşan ülkesinin acı çeken bir ferdi olarak aramızdan ayrılmadan önce son sözlerini söylüyor.

Dört ayrı karakterin parçalanmış yaşamlarına tanık oluyoruz. Büyük bir inşaat çukuru haline dönen kentte toplumsal ve sosyal eşitsizlik, sevgisizlik, kötü aile ilişkileri, kötü eğitim, bencillik, şiddet çemberinde sıkışıp kalan karakterlerimiz Manzhouli’ de öylece oturan bir fili görmek, kaçıp kurtulmak,nefes almak için yola çıkıyorlar. Yaşadıkları acı, bunu karşılayış biçimleri öyle abartısız ve gerçek  gözler önüne seriliyor ki hem senaryo hem de sinema dili anlamında kusursuz bir film çıkıyor karşınıza. İzledikten sonra günlük hayatınızda sık sık anımsayacağınız kareleri, diyalogları-müziği de unutmamak gerek- ile bir başyapıt “An Elephant Sitting Still”

Senaryo/ Yönetmen; Hu Bo

Görüntü Yönetmeni; Chao Fan

Müzik; Hua Lun

Yazı; Olga ÜNAL

 

 

Edebiyattan Sinemaya “Boening/Burning”

Kategori:Blog/Edebiyat/sinema yazar:

Başarılı edebiyat uyarlamalarına yer vereceğimiz “Edebiyattan Sinemaya” bölümümüzün ilk filmi bu yıl gösterime giren “Boening/Burning”

Kitaplarında kimlik, sevgisizlik, cinsellik,toplumsal eşitsizlik, ergenlik, aile içi çatışmaları konu alan; çarpıcı dil ve anlatım tekniğiyle okuyucuyu derinden etkileyen Haruki Murakami’nin “Barn Burning” adlı henüz türkçeye çevrilmemiş kısa öyküsünden başarılı yönetmen Lee Chang-dong’un sinemaya uyarladığı “Burning” 2018’in en iyi filmlerinden biri.

Öyküye senaryoda sadık kalınmış ve üstüne Murakami’nin diğer kitaplarında raslayabileceğimiz temalar ustaca yerleştirilmiş. Bu da filmi hiçbir anından sıkılmadan merakla yorumlanarak izlenen bir baş yapıt haline getiriyor.

Yazar olmak isteyen ama geçmiş yaşantıları, sıkıntılı ergen dönemi, özgüven sorunları nedeniyle nereden başlayacağını bilemeyen Jong-soo eski arkadaşı Hae-mi ile karşılaşır. Genç kız etrafı çarpık koca binalarla çevrili, güneşin sadece günün kısa zamanında penceresinden yakalayabildiği, kedisi ile paylaştığı evini açar ona. Ve bir süre Afrika’dayken kedisine bakmasını ister. Afrika’dan döndüğünde zengin bir genç olan Ben ile tanıştırır. Ben’in yaşamı, Hae-mi’nin Ben ile ilişkisi Jong-soo’nun  kendini ve yaşadıklarını sorgulamaya başlamasını sağlar. Kırsaldaki aile evi ve kentteki yaşam, çocukluk anıları, gizemli kuyular, yakılan seralar ile gerçek ve metaforlar arasında sadeliğin dengesini de kuran Boening/Burning” Murakami ve Lee Chang-dong sevenlerin özellikle izlemesi gereken bir film.

Edebiyat uyarlamalarında başarının hikayenin özünden ayrılmadan yeni bir beyaz perde hikayesi yaratmak olduğunu göstermesi açısından da çok önemli , mutlaka izleyin…

Yazı; Olga ÜNAL

Edebiyattan İzler “Kuzguncuk”

Kategori:Edebiyat/Fotoğraf/gezi/kuzguncuk yazar:
80’li yıllarda çocuk olanlar hatırlar; Salacak’ın toprak yolundan ilerlerken  sanki sayfiyede yaz geçirir gibi olurdunuz. Ben hatırlıyorum; on üç, on dört yaşım. Kısa süreli konuktum İstanbul’da. Yol üstünde bir kahve, önünde deniz, kayıklar, motorlar… İhsan Yüce’yi balığa çıkarken görmüştüm de bir filmin içine  girmiş gibi hissetmiştim. Güzel gülümseyişini hafızama alarak Üsküdar’a, oradan da Kuzguncuk’a yürümüştüm amcamla. Caddede az ilerde rum komşularımızın yazlık sinemasına “İffet” i izlemeye gidiyordu insanlar. Mutlu bir kasabaydı benim için Kuguncuk. Zaman yavaş akıyordu, herkes birbirini tanıyor, açık kapılarından evlerine giriyor, neşeli sohbetler ediyorlardı. Her yerde kediler vardı, mutluydular.
Uzun zaman sonra İstanbul’ a yerleştiğimde oradan uzak olmak istemedim. Çınaraltı kahvede Can Yücel’i görmek, İhsan Yüce’yi gördüğüm anki kadar heyecan veriyordu.
Buket Uzuner’in “Kumral Ada Mavi Tuna” sının ayrı bir yeri vardı. Oktay Rıfat’ın, Rıfat Ilgaz’ın Kuzguncuklu oluşu, Nazım Hikmet’in anıları hele bir de Sevim Burak’ın romanlarına konu olan evler, insanlar, sokaklar… Bu semti sevmemenin mümkünü yoktu.
Yeniden ve bu kez edebiyatın izinde Kuzguncuk’u gezerken yıllara meydan okuyan yapılar, direnen bostan, kediler, ağaçlar sanki bunu beklermiş gibi canlanıyorlardı. Çınarın yanından geçip kahveye girince eski zamanların kokusu karşılıyordu. Karşılıklı masalarda Can Yücel Rafet Ekiz’le atışıyor, içilen çay şiirimsi bir tatla geçiyordu boğazınızdan. “Çok değişti buranın insanı” diyordu kahvenin en kıdemlisi, “İstanbul gibi.”
 “Kumral Ada Mavi Tuna” da anlatılan ‘Aşka doymayan Boğaziçi köyü’ değişmişti. Yüksek duvarlı yalılar duruyordu , her evin kapısı kapalıydı, müzik sesi yayılmıyordu evlerden sokağa. İş makinelerinin delik deşik ettiği Çarşı caddesinden ilerlerken  ara sokaklardaki eski evler, dükkanlar, merdivenler, kiliseler vardı iyi ki. Bir de Bostan; yıllar önce Can Yücel’in “Danalar girmiş bostan”dediği, yıllardır inatla direnilen emek bahçesi.
“Ben Kuguncuk’ta yeşil bir dal buldum, ona tutundum.
Martılarla aynı katta” demişti Can Yücel. Yeşil dalların arasına saklanmış evlerin içlerinde neler yaşandı diye düşünürken Sevim Burak kahramanlarıyla pencerelerde göz göze gelmiş gibi oluyordu insan.
“İki gün oldu tam. Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum. Pencerelerin önünde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım.” diyordu “Yanık Saraylar” da. Ustası Kafka’nın “Her insan içinde bir oda taşır.” sözünü, anlatıcının odanın içinde ve pencere kenarında ruhun huzursuzlukları, varoluş, kimlik üzerine yüzleşmeleriyle başka bir evrene çekiyordu. Pencerelerin önünden geçen karakterlerini Kuzguncuk’un bir zamanlar yaşadığı tarihten ve şimdiden koparmadan usta bir dille konuşturuyordu. Zempul, Nurperi Hanım, Bilal Bey, Madam Nivart sırayla geçiyordu sokaktan. Delikoç Sokak No: 15 de yaşadığı anılar, Kuzguncuk’ta tanıdığı insanlar, onların itilmiş/baskılanmış/ saldırıya uğramış kimliklerinin isyanı sokağın sessizliğinde kulağınıza geliyordu.
Bu kadar derin izler taşıyan; çok kültürlülüğü, hoşgörüsü, dayanışması ile çok özel zamanlar yaşamış, yıpratılmış, ayrıştırılmış olmasına rağmen hikayelerine sahip çıkanların sesiyle çınar gibi ayakta duracak, durmalı…
Yazı- Fotoğraflar ; Olga ÜNAL

 

Özgür KAYIM ‘Zagon’

Kategori:deneme/Edebiyat/yazarlar yazar:

William Burroughs ve Cut Up Tekniği:

Beat Kuşağının en önemli temsilcilerinden William Burroughs’un;  Yumuşak Makine ile başlayıp, Patlamış Bilet ve Nova Ekspress’i devam eden üçlemesinin edebiyat dünyasında kendine has bir özelliği vardır. Üçleme Cut-Up ismi verilen ve tümüyle Burroughs’a has bir kolaj tekniğiyle yazılmıştır. Burroughs bu yöntemi, müzikten esinlenerek ortaya çıkarttığını söyler. Teyp bantlarının rastgele kesilip birbirlerine yapıştırılması müzik gruplarının kullandığı bir yöntemdir. Yazar da metinlerinde benzer bir teknik kullanarak; cümleleri ve düşünceleri kesip birbirlerine monte eder. Yazarın deyişiyle tekniğin amacı; çağrışım kalıplarını kırmaktır. Üçleme; deneysel edebiyat ve anti edebiyat olarak da tanımlanmıştır.

Jose Saramago ve Leyla Erbil İşaretleri:

Portekizli yazar, şair, oyun yazarı ve gazeteci Jose Saramago; eserlerinde nokta ve virgül dışında hiçbir imlaya yer vermemiştir. (Sadece ilk romanı Çatıdaki Pencere romanında bütün imla işaretlerini kullanmıştır, ama bu kitap onun onayı olmadan ölümünden sonra basılmış, kendisinin ise hayattayken basılmasına izin vermemiştir).  Saramogo; Economist Dergisi’ne yaptığı açıklamada bu seçimin sebebini şöyle açıklar: ‘‘ İmla; trafik ışıklarına benzer; eğer çok fazlalarsa yoldan uzaklaşmanıza yol açabilirler.’’

Birbirlerine benzer arayışlar, birbirinden farklı coğrafyalarda Saramago’yu, Leyla Erbil ile buluşturur. Leyla Erbil de imla işaretlerini kendine has biçimde kullanmıştır. Hatta kendi buluşu olan imla işaretlerini metnine dahil edebilecek kadar! Örneğin olmayan bir imlayı; virgüllü ünlemi kullanmıştır metninde. İmla işaretlerine müdahale ediyorsunuz saptamasına ise söyle cevap vermiştir: ‘‘ … tersine yetersiz imla işareti, gramer ve dil benim beynime müdahale ediyor.’’   

Fernando Pessoa ve Heteronym:

Edebiyat tarihinde sahte isimle yazan çok sayıda yazar vardır. Takma isim, mahlas, kalem adı, pseudonym ya da nom de plume gibi deyimler sıklıkla kullanılmıştır takma isim yerine. Portekizli yazar Fernando Pessoa ise mahlas kavramının anlamını genişleterek; edebiyat dünyasına heteronym kavramını kazandırmıştır. (Heteronym Latince’den birebir çevrildiğinde, öteki kişilik anlamına gelir). Pessoa, yazım hayatı boyunca seksene yakın heteronym kullanmıştır ve kullandığı her heteronym için özel olarak biyografiler yazmıştır. Yani Fernando Pessoa’nın eserleri dediğimizde, aklımıza kendisi tarafından yaratılmış pek çok hayali yazarın ortaya çıkardığı eserlerin toplamı gelir. Pessoa yarattığı tüm öteki kişilikleri; birbirinden bağımsız edebi akımlara bağlı, farklı siyasi ya da dini görüşleri sahip, farklı meslek gruplarına mensup kişiler olarak kurgulamıştır.

Metin Kaçan ve İlk Argo Anlatıcı:

Pek çok kaynak Türk Edebiyatı’nda argo dilin kullanımını Hüseyin Rahmi Gürpınar ile başlatır. Orhan Kemal, Kemal Ateş ve Latife Tekin’le sürdürülen kenar mahalle ve gecekondu olgusu ve dili, İlk kez Metin Kaçan’nın Ağır Roman’ıyla ise yeni bir boyut kazanır.2 Bu romanın yenilikçi tarafı, dilidir. Daha önce Türk Edebiyatı’nda otantik dil ve argo dil kullanılmıştır ama bu dil karakterlerin dilidir. Ağır Roman’da ise bu dil, ilk defa anlatıcının dili haline gelir.   Ağır Roman’da kullanılan dille ilgili Metin Kaçan ‘’Orada öyle bir yaşam varsa, bunu yadsımamak gerekir…’’  demiştir.

George Perec’in Kaybolan e’si:

Dünya edebiyatlarında ses ve ses grubu; harf ve harf grubu ihmal edilmesi üzerine oynanan oyunların geneline Lipogram denir. Lipogram tekniği ile yazılmış George Perec romanı Kayboluş ise bir yazım tekniğini kullanmanın ötesinde anlamlar içerir.

Polonya’dan Paris’e göçen iki işçinin çocuğudur, George Perec. Altı yaşına geldiğinde hem annesini hem de babasını İkinci Dünya Savaşı’nda kaybeder.  Eğer Freud’un  ‘’Yaşam, ilk altı yılın tekrarından ibarettir ’’ önermesi doğruysa, bu kayıp onun tüm yaşamını hep aynı yere döndürecek bir labirente dönüştürür. Her seferinde aynı yere, çocukluğunda yaşadığı kayıplara…

George Perec’in La Disparition (Kayboluş) romanı Kayboluş, alfabeden bir harf eksilterek yazılır yani Lipogram tekniğiyle. Romanda kullanılmayan e harfi, Fransızca’nın en fazla kullanılan harfidir. George Perec romanı neden ‘e’ harfini kullanmadan yazdığı sorusunu her seferinde ‘‘Çünkü benim ismim George Perec’’ diye cevaplasa da, belki de yazınsal bir protestonun detayları için, Nazi işgali sonrası Fransa’da ortadan kaybolanların yakınlarına  verilen ölüm kağıtlarına bakmak gerekir. Çünkü bu kağıtların üzerinde yazan ibare romanın ismiyle aynıdır: Acte De Disparition…3

Beşir Fuat ve İntiharın Kaydı:

Albert Camus; Sisifos Söyleni’nde intihar kavramı ile ilgili şöyle yazar: ‘‘ Böylesi bir eylem, yüreğin sessizliği içinde tıpkı büyük bir yapıt oluştururcasına hazırlanır. İnsanın kendisi de bilemez. Bir gün tetiği çeker ya da kendini atar.’’4 Çevirmen, gazeteci, fikir adamı Beşir Fuad ise Albert Camus’nun felsefi denemesinin yayımlanmasından yaklaşık otuz sene önce onun savını desteklercesine, bir mektup yazar arkadaşına ve planladığı intiharın detaylarını anlatır.  Osmanlı toplumunda nadir görülen bir yoldur, intiharı seçmek. Günümüze gelene kadar, daha da nadir görüleni ise intiharın kayıt altına alınmasıdır.

Cemil Meriç; Kırk Amber kitabında Beşir Fuat ile ilgili şu cümleleri kullanır:  ‘‘Kavgaya devam etti. Gönülle aklın, şiirle nesrin, imanla inkarın, Doğu ile Batı’nın kavgası. O yalçın irade, bu çılgın savaşa üç yıl dayanabildi. Hayalle gerçek arasındaki uçurum, maddecilikle doldurulamazdı. Naşını fırlattı uçuruma. Don Kişot’u kitaplar çıldırtmıştı. Beşir’i ise kitaplar öldürdü.’’5  Beşir Fuat’ın intihar mektubu, ise şu cümlelerle sonlanır: ‘‘Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.’’ 

*Zagon (Arg.): Yol, yöntem, kural.

Kaynakça:

1.Owiklit.com/  Top 10 Writers Who İgnored The Basic Rules Of Punctuation

2.Cervates’in Yeğeni Metin Kaçan Üzerine Yazılar (Everest Yayınları)

  1. K Dergi (Aralık 2007)
  2. Albert Camus Sisifos Söyleni (Can Yayınları)
  3. Cemil Meriç Kırk Amber Cilt 1 (İletişim Yayınları)

 

Özgür KAYIM

 

 

 

 

 

“MiMGezgin” Tarih ve Edebiyatın izinde

Kategori:Duyuru/Edebiyat/Fotoğraf/gezi/Kadıköy/Seyahat yazar:

 

İstanbul’da Tarih ve Edebiyata Yolculuk
MiMGezgin; yazar Mario Levi’nin  danışmanlığında ve Mois Gabay rehberliğinde MiM Sanat Merkezi organizasyonuyla 2017 yılı Aralık ayında başlayan bir ortak projedir. 23 Aralık2017 /18 Şubat 2018/4 Mart 2018 tarihlerinde  gerçekleştirdiğimiz Kadıköy ve  15 Nisan 2018 Galata-Pera 13 Mayıs 2018  Kadıköy gezilerimizin ardından 27 Ocak 2019 Pazar günü yine Kadıköy yolculuğuna çıkyoruz. Son katılım tarihi 20 Ocak.

Kadıköy’de Yeldeğirmeni – Sahil – Çarşı – Moda duraklarında tarihin ve edebiyatın izini sürüyoruz. Programımız şöyle;Kadıköy Şehremaneti, Kadıköy Haldun Taner Sahnesi, Sultan III.Mustafa İskele Camii, Hemdat İsrael Sinagogu,Yahudi mirası evleri, Yeldeğirmeni Sanat (Notre Dame Du Rosarie Kilisesi), Surp Takavor Ermeni Kilisesi, Kehribarcı Apartmanı, Yanyalı Fehmi Lokantası’nda öğle yemeği ardından Kadıköy Çarşısı Simgeleri (Baylan,Hacı Bekir,Kuru Kahveciler,Timsah), Moda’ya yürüyüş, Mahmut Muhtar Paşa Köşkü, Sarıca Köşkü, Moda Çay Bahçesi, Koço Meyhanesi ve Aya Ekaterina Ayazması, Notre Dame de l’Assomption Kilisesi, Cemil Cem Evi, Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi ziyareti ve MiM Sanat Merkezi’nde keyifli bir müzik molası ile gezimizi tamamlıyoruz.

Galata – Pera yolculuğumuzun programı; Aşkenaz Sinagogu,Schneidertemple Sanat Merkezi (Terziler Sinagogu), Kamondo Merdivenleri, Eski Banka Sokağı ve Ceneviz yapıları, 500.Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi ve Neveşalom Sinagogu, Yüksekkaldırım, Tünel, Narmanlı Han, Öğle yemeği, Santa Maria Draperis Kilisesi, Nisuaz, Baylan ve Markiz’den geriye kalanlar, Hazzopulo Pasajı, Büyük Londra Oteli, Konsolosluk Binaları, Pera Palas Oteli, Odakule, Balık Pasaji,Üç Horan Ermeni Kilisesi, Sainte Antoine, Tokatlıyan Pasajı, Anadolu Han ve The Marmara Pera’da müzik ve edebiyat sürprizi ile sona eriyor.

Her ay bir kez gerçekleştireceğimiz MiMGezgin etkinliklerimizde buluşmak dileğiyle…

 

İletişim;

MiM Sanat Merkezi

Moda Cad. 60/2 Kadıköy

0216 449 20 45

mimolga@gmail.com

Haber – Fotoğraflar; OlgaÜNAL

Git Yukarı