Son dizelerim dökülürken, saat sabahın beşi olmuştu. Uyuyup ne yapacaktım ki zaten? Erken kalkmamı gerektirecek bir işim mi vardı? Dünden ne farkı olacaktı yeni günümün? Ezbere bildiğim Mukaddes tüm huysuzluğu ile nefes almadan söylenecekti yine…

“ İşsiz güçsüz oturuyorsun. Reisliğini bil de eve ekmek getir! Hangi kadın katlanır bunca sıkıntıya… Yarı aç yarı tok yaşıyoruz, konu komşuya rezil oldum valla!”

Bu da yetmeyecekti, tahsil hayatımın bana hiçbir şey kazandırmadığını, hatta sözüm ona mazarratından dem vuracaktı.

“Mekteplerde okudun da ne oldu ? Muallimliğin para mı etti? Yıllarca üç kuruşa sefalet içinde yaşattın bizi. Elinden ne  iş geliyor? Hiçbir şey…”

Lafını tartmadan konuşmayı severdi Mukaddes. Kör cahilliğinden habersiz,  her konuda  fikir sahibiydi. Huysuzluğuna da aşıktı sanki… Zaman zaman etrafındakileri huzursuz etme çabası bilerek yaptığı bir şey miydi bilmiyorum. Babam, “Gündüzlü köyünde öksüz kızdır Mukaddes. Ya muallimlik sevdasından geçersin ya da nikahlanırsın!” diyerek beni mecbur kılmıştı bu evliliğe… Elleriyle yaptığı ağa evini, Mukaddes’in İstanbul sevdasına üç kuruşa sattığımızı görseydi, ıstırap duyar mıydı? Bana, kamyon arkasına konmuş herhangi bir eşya gibi davrandıklarını görseydi ve hiçbir zaman ne hissettiğimin birilerinin pek de  umurunda olmadığını izleyebilseydi, acaba sorumlu tutar mıydı kendini?

Otuz yıllık karı kocanın, o kadar sene içinde hiçbir konuda fikir birliğinin olmaması çok acı… Bir saatliğine de olsa beni iğnelemeden dostça yaptığımız bir sohbetimiz var mıydı acaba? Yoktu zannediyorum. Benden razı olduğu hissine kapıldım mı hiç? Hayır, bu da olmadı. Hiçbir zaman yetemedim Mukaddes’e, hayattan beklentilerimiz hep apayrıydı. İşte bu, farklı tabiatlarda aynı toprağa yan yana çakılmış iki ağaç olmaktı. Birimizi diri tutan  mevsim, diğerine yabancı kalıp, soldurmuştu, solduracaktı…

Her sabah uyandıktan sonra bahçeye gider biraz otururdum. Hala alışamadığım iki göz evimin alçak tavanı boğardı beni. Şehirin gürültüsünden, rüzgarın dokunduğu yaprak seslerini duyamasam da, ben yine de bahçemde memleketimin kokusunu gözlerim kapalı bulmaya çalışırdım.

Akşamları el ayak çekildiğinde babamdan kalan daktilonun başına geçer, kendi gemimin dümenini tuttuğumu hissederdim. Nereye istersem oraya giderdi gemim. Söz hakkım, karar verme hakkım vardı yazarken… Bu yüzden mutluluğu içime nefes nefes çekebilmek için, bir hırsız gibi geceyi beklerdim ve gemimi bilmediğim uçsuz bucaksız okyanuslarda gezdirirken sabah olsun istemezdim.

“Çocuk gibi şiir peşindeydin yine değil mi? O uyduruktan yazdığın kağıtlar para yerine geçmiyor Nusret Bey, bilesin !”

Duymazdan gelmeye çalışsam da işsiz oluşumdan ben de rahatsızdım. Neyse ki bugün belki de her şey yoluna girebilirdi.

“Gazetede  ilanındaki  iş görüşmesine gideceğim Mukaddes.”

Söylediğim şey onu pek de etkilememişti, belki de beni duymamış  olabilirdi.

“Bugün Hüsniye Hanım geliyor ev oturmasına, artık kolundaki bilezikleri mi sallar şangur şungur, ‘ay hayatım sizin ev de soğuk’ deyip kocasının yeni aldığı kürklü kaşesini mi giyer görgüsüz bilmiyorum. Alışveriş yapmam gerek, dolap tam takır kuru bakır. Emeklilik maaşın da bitti ama kirli çıkısındır sen Nusret Bey, koymuşsundur köşeye sana verdiklerimden…”

Komşumuz Hüsniye Hanım ile yarışırdı Mukaddes, üstelik zor zamanlarımızı görmezden gelerek. “Şu on senelik takımımın haline bak Mukaddes. Artık utanıyorum insanların karşısına bu takımla çıkmaktan.  Ne rengi kaldı ne şekli. Gömleğe beyaz demeye bin şahit ister, yakaları da artık aşındı. İş görüşmesine gitmeden terzi Rasim Bey’den ucuz bir takım alacağım.”

“Oooo Nusret Bey’e bak sen! Takımlar alacakmış, süsüne bakacakmış bu yaştan sonra. Yok daha neler.  Olmadı gömleğin yakalarını tersler Rasim Bey.” deyip kendince çözüm buldu Mukaddes.

“El insaf ! Zaten yakaları bir kez ters çevirip dikmişti Rasim Bey. O zaman bile “Bu takımın ömrü çoktan bitmiş beyim, sen artık yenisini al.” deyip beni kırmama adına iç çekip terslemişti yakayı.”

“Ayy kendi fukaralığına baksın o Rasim. Karısı Nezahat,  her ev oturmasına  çiçek desenli sarı elbisesini giyip geliyor. Artık Nezahat gelmeden, kadınlarla gülüşerek sözüm ona tahmin yürütüyoruz ne giyecek diye. ”

Mukaddes ve arkadaşlarının insanları ezen sohbetleri midemi bulandırmıştı. Daha fazla bu saçmalıkları dinlememek için biriktirdiğim son parayı verip,  evden çıkmak için bahçeye geçtim. Mukaddes de peşimden geliyordu.  Bahçe kapısında Remzi Bey ile oğlunu gördüm, işe gidiyor olmalılardı.

“Günaydın Nusret Bey” dedikten sonra kılık kıyafetimi süzüp,  yine iş görüşmesi için evden çıktığımı anlamıştı.

“İş görüşmesi değil mi Azizim?”

“Bakalım Remzi Bey.”

Bunu derken ki kendime olan güvensizliğim, gittiğim sayısız görüşmelerden geliyordu. “Amcacım sen bu işi yapabilir misin ki ? Emekliliğin tadını çıkar be hocam. Siz şöyle bir iş arayışına girin. Nihayetinde hepsinin ortak son cümlesi, biz sizi ararız.”

Vermeyecekleri iş için bir sürü akıl almıştım iş verenlerden…  Remzi Bey’e göğsüm dik, nasıl cevap verecektim ki zaten.

“Nusret Bey, geçen gün sizi balkondan izledim. Bahçede daktilonuzla bir şeyler yazıyordunuz.”

Heyecanlandırmıştı komşumun dikkati. Tam izah edecektim ki Mukaddes alaycı tavrıyla söze girdi.

“Hee yazar yazar, çocuk gibi şiir yazar. Ne yapsın, boş vakti çok.”

Remzi Bey Mukaddes’in konuşmalarına hiç itibar etmeden devam etti, “Ne kadar kıymetli bir şey yapıyorsunuz. Bakın size ne diyeceğim. Bu hafta dergimizin sahibi  bir yarışma için şehir şehir  geziyor. 20 gün sonra gelecek. Siz de şiirlerinizi alıp bir görüşmeye gelin isterseniz. ”

İçimi çok büyük bir umut kaplamıştı. Uzun zamandır hissetmediğim bir hisle dolup taşmıştım. Mukaddes benim kadar heyecanlanmadı. Hatta şiir yazmamı çocuksu bir heyecan gibi düşündüğü için bundan para kazanma ihtimalinin bile olmayacağını, aklına  çoktan yerleştirmişti eminim ki. Remzi Bey’i daha fazla bekletmeden “Onurlandırdınız beni, müteşekkirim. Elbette gelirim” deyip oradan ayrıldım.

Hüsran bir iş görüşmesi ile rıhtımda oturup günü akşam ettim. Artık eve gitmem gerekiyordu, zaten eninde sonunda öğreneceklerdi. Kafamda sadece daktilonun başına geçip yazmak vardı. Hem şiirleri, Remzi Bey’in çalıştığı dergideki görüşme için toparlamam gerekiyordu.

Eve geldiğimde Mukaddes kapıda komşuları uğurluyordu ve yüzünde günün zaferini anlatan bir rahatlık vardı. Bitkin şekilde merdivenlerden çıkıp, odaya vardığımda daktiloyu  göremedim. Her halde dolaba kaldırdı diye düşünüp ahşap kapağını açtım, orada da yoktu. Mukaddes odaya geldi, telaşımı görüp “Ne arıyorsun?” diye sordu.

“Mukaddes daktilom yok, nereye kaldırdın?”

Övünç duyar bir halle anlatmaya başladı. “Hee onu mu arıyorsun,  rahmetli baban sefilliğimizi gördü herhalde, yine bizi ihya etti baksana paralara. Remzi’nin oğlu varya  hani Tayfun, o bugün geldi buraya sizden sonra, daktiloyu ona sattım. Bir pazarlık yaptım, bir pazarlık. Al bak bu da senin payın, kendine yeni bir takım alırsın.”

İçimde yaşamaya dair filizlenen ne kadar ağaç varsa bir bir balta vurmuştu Mukaddes. Ama bu sefer en büyük en acı yıkımını yaptı… Ne kadar yabancıydı bana ? Ne kadar uzaklaşmıştım ait olduğum yerden? Kalbi körleşmiş bir kadın ile ne çok şeyimi kaybetmiştim. Bana ait ne kaldı şimdi elimde? Mukaddes’e uzun uzun baktım acıyarak… Tek bir kelime bile etmeden günlerce yatağımda bir hasta gibi yattım.  Eminim ki, daktiloyu çantası ile verirken  içinde kalan en son yazdığım “Memleket” şiirimi çıkarmak aklına gelmemişti.  Hatasını ne kadar anladı bilmiyorum ama geçici olarak takındığı uysallığı sahte geliyordu artık bana. Konuşmak istese ben oralı değildim artık.

Yirmi gün geçmişti, Remzi Bey’e ayıp olmasın diye elimdeki şiirleri alıp sessizce evden ayrıldım. 8.45 Kadıköy- Beşiktaş Vapuruna bindim. Etrafımdaki işe giden mutsuz insanların yüzlerindeki bıkkın uyanamamış hallerini izlerken, yaşadıklarım geldi aklıma. Düşünmemek için gazeteyi açıp haberleri okumaya başladım. Bir haber dikkatimi çekti.

“Orhan Veli Kanık Şiir Yarışması sonuçlandı. Değerli edebiyat mecmuaları yeni bir şair mi kazanıyor?”

Haberi hızlanarak okumaya devam ettim.

“Tayfun SÖZER, ‘Memleket şiiri’ ile yarışmayı kazanarak on bin liralık ödülün sahibi oldu.”

Okuduğum haberle irkildim. Elimden çantam düştü, yazdıklarım içinden etrafa saçılırken, gözümden yaşlar süzüldü. Fotoğrafta Remzi Bey’in oğlu Tayfun vardı. Hayatımın dümenine bir hırsız gibi oturan bu adam, sadece şiirimi değil, okyanuslarımı ve umutlarımı çalmıştı.

Ayşe KARLIDAĞ