‘‘Ben bir tahta parçasıyım, dört kollu tek bacaklı. Tek işim yün eğirmek gibi görünse de, ince gövdeme dokunan hikayeler biriktiririm. Kaderim insan elindedir; atılırım, satılırım, kırılırım… Dileyen oyuncak yapar beni kendine, dileyen işine gücüne dost koşar. Vaktim mi geçti? Atın beni ateşe, tek tutumluk dilek süresince harlarım onu da.’’

Genç bir çobanın zihninde can bulup, Ayşe gelinin ellerinde var olduğumda yıl 1905’i göstermekteydi. Hüseyin yirmili yaşlarındaydı, Ayşe ise daha on dört. Boncuk gözleri ve duru güzelliğiyle -belki de evlenmenin bile ne olduğunu bilmeden- Ceyhan Nehri kıyılarında, küçük bir köyde, tek göz oda evde ‘Kirmanlı Gelin’ sıfatıyla ilk sahibimdi.

Yünler, pamuklar ve ketenler benim yol arkadaşlarımdı. Ayşe gelin, narin elleriyle onları tel tel ayırır, gövdeme dolar, üstelik beni hiç incitmeden, aşağı yukarı eğirerek iplikler yapardı. İplikleri de günlerce boyalara yatırır ve ortaya çıkan renk cümbüşü yumaklardan, halılar, kilimler, örtüler dokurdu. Ama ne dokumak! Çocukluğunu, doğacak Mustafa’sını, asker yolunu gözlediği evinin direğini, ince ince nakşederdi. Doğumuna bir ay kala, Hüseyin’inin askerden kaçtığı haberini aldığında, sabaha kadar oturup siyah yünden bir şal yaptı. Biliyordu, kavuşamayacaklardı. Nitekim bir hafta sonra da ölüm haberi geldi. Yolda donarak ölmüştü. Hüseyin, naif ama ürkek delikanlı, evine ulaşamamıştı. Zaten böyle zorlu işlerde hep geri dururdu, askerlikten de oldu olası korkardı. O günlerde askerlik dediğin de dört sene, belki de daha fazlasıydı… Ağladı Ayşe, çok ağladı. Gözyaşları sel oldu, o seller Mustafa’yı aldı dört yaşına kadar getirdi…

Nisan ayı geldi mi Gözlüce Yaylası’na çıkardı köy halkı. Kıl çadırlar kurulur , kazanlarda toplanan sütlerden yoğurtlar, peynirler, tereyağları yapılırdı. Kalan vakitlerde de kadınlı erkekli tarla takım peşine koşarlardı. Mustafa’nın babasız büyümesi dul Ayşe’nin içindeki yangını hep taze tutmasına sebep oluyordu. Keşke dilim olsaydı da ona, etme gelin diyebilseydim… Gel zaman git zaman, üç çadır ötedeki Musa oğlu Ali, Ayşe’ye tutuldu. Tutulmak ne ki, iki haftada onu evine kadın kendini de Mustafa’ya baba yaptı. Çok iyi adamdı, çok iyi babaydı. Isındı Ayşe, sevdi sonra.  Altı erkek çocukları daha oldu ama Mustafa’nın yeri hep başkaydı. Ona dokuduğu kilimleri kimseye dokumadı bu yüzden, her birine Hüseyin’in varlığı niyetine, siyah gül nakışı kondururdu, iki damla da gözyaşı.

Mustafa büyüyüp Gülsüm’e gönül verdiğinde, daha çok çalıştı daha çok dokudu Ayşe anne. İlk göz ağrısını evlendirip yuvasını kuracaktı, işi hiç kolay değildi. Adetti ordalarda, erkek kısmı yapardı herşeyi. Ben yoruluyordum dönmekten, onun elleri yorulmuyordu yün eğirmekten. Bazen beni de evladı sanıp okşuyordu ya, geçiyordu tüm yorgunluğum. Mustafa’ya hazırladığı yüklüğün yanına beni de koyunca anladım ki Gülsüm’ün hikâyesine başlıyordum…

Gülsüm gelin; mizacı sert, kudretli kadın… Beğenmemiş kimseyi, kimse de almamış onu derlerdi.  Zaten konu komşunun, yirmi yaşındaysan evde kaldığını düşündüğü zamanlardı ki, üstüne bir de bu mağrur tavrı, Mustafa’yı belki de o çekti, gücünü sevdi, kim bilir? Evlendiler, zamanla birbirlerine benzediler. Mustafa onun gücünü alırken, sevdalığı öğrendi Gülsüm de. Zaman geçti, zaman çok hızlı geçti. Olmadı çocukları… Bir sene, iki sene, üç sene… Seyrediyordum, eriyordu. Bu cesur, tuttuğunu koparan kadın, nasıl da mağlup düşmüştü. Büyük bir hevesle elinden düşürmediği ben bile, artık yüzüne bakılmayacak hal almıştım. Çapaklar çıkıyordu yanlarımdan. Sessizdim… Eskiyordum hatta, az daha zaman geçse, ocaklıkta yanacak bir tahta parçası olacaktım. Sonunda Mustafa beni fark etti, bir güzel zımparaladı, götürüp sevdiğinin kucağına bıraktı. Çok konuşmazlardı, anladı ama Gülsüm. Bütün gece yünü eğirdi. Güneş doğar doğmaz da kazanı kurdu; limonların hemen yanına. Kan kırmızı bir boyaya saatlerce batırdı çıkardı iplikleri, üç gün kuruttu. Kırmızı yumakları dörtlü beşli tığlarla- yine bir gecede- patik, yelek ve şapkaya çevirdi. Gül işlemeli bohçasına koydu, içine de bir tutam lavanta. Döşeğinin yanına yerleştirdi  ve her gece onu koklayıp yatağa girdi. Beklenen gün tam iki kış sonra geldi, kızı oldu. Pamuk gibi teni, simsiyah saçları ve kocaman yuvarlak gözleriyle öyle güzeldi ki… Sonra art arda üç erkek evlat. Kudretli haline yeniden döndü. Oğlanlarını ayrı seviyordu, kızını ayrı. Hayatta tutmuştu onu. Hem doğurmuş hem de yeniden doğmuştu. Mağdur Gülsüm, yine mağrurdu…

Yaşlandığında bile, limonlar altında koşuşturan torunlarını sevmek yerine -elbette seviyordu, göstermekten hoşlanmazdı- onları ciddi olmaya davet ederdi. Oturarak oynasınlardı, fazla koşmasınlardı, o pişmiş limonları yolmasınlardı… Ne âlem kadındı! Ha tabi öyle bir torunu vardı ki, annesi gibi ona da kıyamazdı. Bana dokunmasına tek izin verdiği, kendi gibi erkek tavırlı bu kız çocuğu, her bayram ninesine gelir, kınalı saçlarını örerdi. Ve ben o zamanlar yeni hikayemi onda biriktireceğimi bilmezdim…

Son on sekiz yılda yeni sahibimle altı ev değiştirdim. Her gittiği yere beni de taşıdı. Üniversiteye giderken valizinde, evlenirken sandığındaydım. Beni kullanamıyor, aslında denemedi bile, ama o çok kıymetliymişim tavrı yok mu, belki de o eskitmiyor işte. En ortak yönümüz, o bilmese bile, ikimiz de hikâye biriktiriyoruz. Onun elinde kalem, benim gövdemde insan, birlikte yaşıyoruz…

Bengü YAZAR ELHAN