Köpeğimin suyunu tazeleyip ümitsizce masanın başına oturdum. Bilgisayarın kapağını kaldırıp sakince düğmesine bastım. Açılmasını beklerken, başı önayaklarının arasında koltukta uyuklayan beyaz tüy yumağına baktım gözümün ucuyla. Yaşlandı artık sürekli uyuyor dedim içimden. Kendisine bakıldığını hissedince tek gözünü aralayıp şöyle bir baktı. Çevresinde herhangi bir değişiklik olmadığını görünce de odanın kasvetli sessizliğindeki uykusuna gömüldü yeniden. Bir süre boş boş ekrana baktım. İçimdeki ses her zamanki gibi huzursuzdu, söylenmeye başlamıştı.

– Bilgisayar da açıldığına göre hiçbir bahanen kalmadı. Çok merak ediyorum, ne yazacaksın acaba? Hatırladıklarını mı anlatacaksın, unuttuklarını mı yoksa? Ölümden mi bahsedeceksin, sağ kalmaktan mı?

Cesaretimi kırmasına izin veremezdim.

-Hatırladıklarımı yazacağım unuttuğum kadarıyla. Kelimeler nasılsa yol gösterir bana. Gidecekleri yere kadar onları takip ederim. Vardıkları yer ölüm de olsa hayat da olsa başım gözüm üstüne.

Pencereye çevirdim yüzümü, hava pırıl pırıldı. Günlerdir İstanbul’un tozunu dumanına katan lodos nihayet dinmiş, yaz günlerini kıskandıracak türden bir güneş açmıştı. Bakışlarımı camdan alıp köpeğime çevirdim tekrar, hala aynı pozisyonda uyuyordu. Odadaki hava az önceki kadar dingindi, fakat bu kez gözünü aralayıp bakmadı. Yeniden bilgisayara döndüm; ekranda tuhaf bir devinim vardı. Harfler ve sözcükler kendiliğinden hareket ediyor gibiydi. Gözlerimin karardığını düşünüp hafifçe öne doğru eğildim. Gerçekten de salınıyor, bir sarkaç gibi sağa sola gidip geliyorlardı. Ne olduğunu bile anlayamadan, bu kez de birbirlerini ittirmeye başladılar. Hatta öyle ki, hızlarını alamayıp bir anda ekranın dışına fırlayıverdiler. Ağzım bir karış açık, havada dolanıp durmalarını izleyebildim sadece. Ben onları izlerken, hafif aralık pencereden teker teker uçup gittiler.

Ardından da sağanak bir yağmur olup hınçla Paris’teki evin camlarına vurmaya başladılar. Deli bir rüzgâr da katılmıştı onların patırtısına. Dışarıdaki fırtına korkutucu sesiyle susmak bilmeyen bir öfkeydi o esnada. Ocağın altını kapatıp salona geldiğimde, kanepenin köşesinde ayaklarını bacaklarının altına toplamış sakince oturuyordu. Bakışları sehpadaki meyve tabağının üzerinde dalıp gitmişti; sağ eliyle sol kolunu ovuyordu usulca. Yanına oturup ağrıyan kolunu kendime doğru çektim ve yumuşak hareketlerle masaj yapmaya başladım.

-Sana çok güzel bir çorba yaptım hala. Acıktığında içersin, için ısınır. Erişteyi de pişirdim istediğin gibi. Bakalım beğenecek misin?

-Sağol kızım, eline sağlık! İçim kurumuştu eniştenin yaptığı yemeklerden. Sana da zahmet oldu.

-Ne zahmeti hala? Seve seve yapıyorum ben, yeter ki sen iyi ol. Enişte de ne yapsın, seni rahat ettirmek için uğraşıyor adamcağız.

-Biliyorum, evde oturmaktan, can sıkıntısından ara sıra takılıyorum ona. Havaya baksana, kıyamet gibi… Bu kadar kapalı olunca içim sıkılıyor.

-Haklısın, ben de hiç sevmiyorum böyle karanlık, yağmurlu günleri. Düzelir belki. Bakarsın güneş açar yarın. Sen alışık değilsin evde oturmaya. Biraz da o yüzden bunalıyorsun. Ama azıcık dişini sık, iyileştiğinde yine dışarı çıkarsın. Her şey eskisi gibi olur. Biliyorum birkaç ay zor geçecek, ama lütfen kendini bırakma. Ben inanıyorum iyileşeceğine. Bu günler geride kalacak. Sağlığın düzelir düzelmez gelirsiniz İstanbul’a, bizimle kalırsınız bir süre. Hatta kendini iyi hissedersen, yine Van’a gideriz.

Van’ı duyduğunda yorgun gözlerinde bir ışık belirdi. Yüzüme bakıp gülümsedi.

-Ne güzel geçmişti o günlerimiz değil mi? Bu yaşıma geldim hiç o kadar güzel bir tatil yaptığımı hatırlamıyorum. Eniştenle ta Amerika’ya, Avusturalya’ya kadar gittik ama hiçbir yerde o kadar mutlu olmadık. Çok eskiden bizimkiler orada yaşamış ya, belki de ondandır. Her adım attığımda aslında o zamanlara doğru yolculuk ettim. Bir de tabi, Van’daki herkes çok güzel ağırladı bizi, evimizde gibiydik. Ben belki bir daha göremem ama sen karşılaştığında her birine selamımı söyle olur mu?

-Söylerim tabi. Onlar da sizi çok sevdiler. Hastalandığını duyduklarında çok üzüldü hepsi. İyileştiğinde tekrar gideriz merak etme. Bir gün Van Gölü’nün kıyısında kahvaltı eder, diğer gün bizim ailedeki kadınlarla avluda yine tuzlu balık, mercimek pilavı yeriz.

-İnşallah, kısmetse hepsini yaparız kızım. Hele bir iyileşeyim de.

İçini çekip sustu. Yüzünü çevirip pencereye baktı hüzünle. Ben de başımı kaldırıp, onunla birlikte hızını kesmiş ipil ipil yağan yağmura baktım.

O ipiltiler köpük köpük dalga olmuş dövüyordu bizi Akdamar’a götüren teknenin altını. Kaptan köşkünden gelen müziğin sesi motorun takır tukur gürültüsüne karışmış gölün masmavi sessizliğini bölüyordu. Hepimiz teknenin kıç tarafında oturmuş rüzgârın yumuşak uğultusunu dinliyorduk. Hala yüzünü adaya doğru çevirmiş, uçuşan saçlarının arasından mutlulukla havayı kokluyordu. Ara sıra da başını kaldırıp bulutsuz gökyüzüne bakarak çocuksu bir sevinçle gülümsüyordu. Sesimi duyabilsin diye iyice yanaştım yanına ve kulağına fısıldadım;

-Biliyor musun hala, yüzyıllardır anlatıla anlatıla bugüne kadar gelmiş çok hüzünlü bir öyküsü var buranın. Hatta ismini bile bu acıklı aşk hikâyesinden aldığı söylenir.  Dağların arasında bu kadar güzel bir göl olacak, o gölün ortasında da böylesine güzel bir ada olacak ve onun da  bir efsanesi olmayacak, hiç mümkün mü? Dinlemek ister misin?

-İstemez miyim? Çok merak ettim, anlat hadi!

Çok uzak zamanlardan birinde bu adada yaşayan bir keşiş varmış. Bu keşişin de, güzelliği dillere destan Tamar adında bir kızı varmış. Tamar bir gün karşı kıyıda yaşayan genç bir adamla karşılaşmış. Karşılaşır karşılaşmaz da aşık olmuşlar. Fakat delikanlı yoksul bir aileden geliyormuş. O yüzden de herkesten gizli buluşurlarmış. Rivayete göre, Tamar her gece babası uyuduktan sonra sahile iner elindeki feneri yakarak ona yol gösterirmiş. Işığı gören sevgili de, ay ışığının altında parlayan berrak sularda bıkıp usanmadan yüzer, sevdiğine kavuşurmuş.

O gecelerden birinde, nasıl olmuşsa olmuş artık, babası elindeki fenerle kızının sevgilisine yolu aydınlattığını görmüş ve her gece buluşup koklaştıklarını anlamış. Anlayınca da deliye dönmüş tabi. Hem de öyle bir deliye dönmüş ki, genç aşıklar için bir tuzak kurmuş hemen. Günlerce bir fırtınanın çıkmasını beklemiş. İşte beklediği o gece geldiğinde de, kızını odasına kilitleyip elinde bir fenerle dışarı koşmuş. Karşı kıyıdaki sevgili ne bilsin, ışığı görür görmez atlamış göle, başlamış yüzmeye. Keşiş delikanlıyı görünce elindekiyle bu kez adanın diğer ucuna gitmiş. Göldeki adam da o tarafa yönelmiş tabi; bir taraftan da azgın dalgalarla boğuşuyormuş. O elindeki fenerle saatlerce koşturup dururken, genç sevgilinin ne adaya gitmeye ne de dönmeye mecali kalmış. Dediklerine göre, bu genç adam öleceğini anladığı an gecenin koyuluğunda haykırır ‘Ah Tamar’ diye. Yine denir ki, koklamaya doyamadığı sevdiğinin öldüğünü öğrenen Tamar da, o gecenin sabahında bırakır ince bedenini gölün masmavi sularına.

Hikâye bittiğinde tekne kıyıya çoktan varmış, bizi kiliseye ulaştıracak merdivenlere doğru ağır adımlarla yürümeye başlamıştık.

-İşte böyle hala… Yüzlerce yıl geçmiş, kavuşamayan aşıkların hikayesi hiç unutulmamış, söylene söylene bugüne kadar gelmiş. Kendileri ölmüş ama aşkları hep yaşamış. Bilmiyorum belki de bu yüzden, adaya her geldiğimde bizi izlediklerine dair tuhaf bir duyguya kapılıyorum. Onların ve daha nicelerinin… Bir düşünsene, o günden sonra da, nice acılar yaşanmış, nice göz yaşları akmış bu topraklara. Kim bilir, belki de bu aşıkların ahı tutmuştur. Bin yıldır ne bir dirlik ne bir düzen gelmiş buralara.

Başını önüne eğmiş derin düşüncelere dalmıştı ben konuşurken. Bir taraftan da dikkatli adımlarla taş merdivenleri tırmanıyordu.

-Öyle kızım gerçekten de, ölüm hepimiz için. İnsanoğlu yaşarken pek düşünmez herkesin dönüp dolaşıp aynı sona varacağını. Bu yüzden de, ne zalimlerin sonu gelir yeryüzünde ne de zalimliklerinin. Oysa ki, zamanı geldiğinde geçip gidersin herkes gibi. Bir tek hikâyendir geride kalan… Ardında bıraktıklarının seni nasıl hatırladığıdır mühim olan… İnsan kalabilmektir.

Kilisenin kapısına ulaştığımızda birdenbire durdu. Tüm seslere kulak kabartıp çevresine bakındı. Ada, yaprak hışırtılarının ve kuş seslerinin ortasında derin bir sessizlikti o esnada. Bir süre daha dinledi o sessizliği, ardından da kararsız adımlarla içeri girdi. Fresklerinin, mozaiklerinin içinde soğuk bir yalnızlıktı Akdamar Kilisesi. Bizler de, o yalnızlığın soğuğundan ürpermiş tanıklardık. Geçmişin hayaletlerini ürkütmekten çekinircesine, kendi aramızda fısıltıyla konuşuyorduk. Herkesin sustuğu bir anda, halanın dudaklarının arasından bir ilahi döküldü. Notalar acı bir çığlık olup çarptı kilisenin taş duvarlarına. Çarpınca da, kara, kapkara bir hüzün olup işledi yüreğimizin derinliklerine. Bitirdiğinde nemli gözlerini kaldırıp tavandaki kutsal resimlerin üzerinde gezdirdi. Sonra da dönüp teker teker yüzümüze baktı ve içtenlikle konuştu.

-Rahmet olsun bizden önceden gidenlerin canlarına. Bir ah da biz ettik Tamar’ın bin yıllık yalnızlığına…

Akşama kadar adanın içinde dolanıp durduk. Gün batımına doğru badem ağaçlarının altında çay içip sohbet ettik. Tekneyle dönerken başımı çevirip son bir kez baktım ardımızda kalan yalnızlığa. Bakarken de kıyıda bir ağartı görür gibi oldum. Ak bir ışık demeti gibi yanıp yanıp sönüyordu.

O ağartı bembeyaz bir bulut olup kondu Süphan’ın tepesine. Dağ koca gövdesiyle Van Gölü’ne doğru uzayan bir huzurdu o esnada. Göl de, dingin sularıyla onun gölgesinde uyuyan serinlikti. Başımı sudan çıkardığımda onu kıyıdaki oyuk bir kayanın ortasındaki taşın üstünde tek başına otururken gördüm. Ayakları suyun içinde, sessizce gölün üzerindeki parlak ışıklara bakıyordu. Acele etmeksizin bulunduğu yere kadar yüzüp yanı başına oturdum. Gözlerime bakıp sıcacık gülümsedi.

– Gördün mü kızım, bak ne güzel bir yer buldum kendime. Bugünden sonra buraya her geldiğinde bu taşın üstüne oturup beni hatırla olur mu? Van’da birlikte geçirdiğimiz güzel zamanları düşünmeyi de sakın unutma.

– Olur, hatırlarım tabi. Bunun gibi pek çok güneşli günümüz olacak hala. Siz çok sevdiniz buraları, bundan sonra her sene beraber gelelim Van’a.

-Bilmem ki! Her sene yapamayabiliriz Ama biz olmasak da sen şimdi bana söz ver. Her geldiğinde bu taşın üstüne oturup burası da halanın yeriydi diyeceksin tamam mı?

Gözlerimi suyun içindeki ayaklarımızdan kaldırıp yüzüne baktığımda son derece ciddi olduğunu gördüm. Elimle omzuna dokunurken tüm samimiyetimle yanıtladım;

-Peki, söz veriyorum.

Cevabımı duyduktan sonra başını çevirip gölün üzerinde titreyen ışıkları izlemeye koyuldu yine. Rahatlamış gibiydi. Dalgalar ince ince kıyıya vuruyordu. İçinde çığlık çığlığa eğlenen çocukların sesiyle birlikte göl hüzünlü bir senfoniydi o esnada. Aramızdaki sessizliği bölmek isteyen ben oldum.

– Çocukluğuma ait küçük bir sırrımı seninle paylaşabilir miyim hala? Duymak ister misin?

Şaşkınlıkla karışık bir merak içinde baktı bana.

-Tabi ki kızım.

Heyecan içinde anlatmaya başladım.

-Çocukluğumda buradaki yazlıkların hiçbiri yoktu. Yakınlarda bir yerde, meyve ağaçlarından oluşan bir bahçe, bir de gelirken içinden geçtiğimiz o küçük köy vardı sadece. Havalar iyice ısındığında, tüm akrabalar, konu komşu bütün mahalle bir kamyonun kasasına doluşup pikniğe gelirdik. Bütün gün o bahçede eğlenir, yer içer, göle girerdik. Gün batımına doğru, gölün kıyısına oturup tüm heybetiyle karşımızda dikilip duran şu dağa bakardım. Bakarken de ürperirdim biraz. O dağın ardına hiç gidememekten, hep Van’da kalmaktan korkardım. Yine de başka yerlere gitmeyi hayal etmekten alıkoyamazdım kendimi. Ama her defasında, bu gölün ve çevresindeki dağların gitmeme engel olacağını düşünüp korkardım. Çocukluk işte…

Başını yukarı aşağı sallayıp gülümsedi.

-Doğru dedin kızım. Çocuklukta her şey olduğundan daha büyük gözükür insanın gözüne. Ama sanırım senin başka bir anlatacağın var bana.

-Haklısın hala, başka bir şey diyeceğim. Bugün burada seninle birlikte Süphan’a bakarken anladım aslında. Bunların hiçbiri, dağı taşı aşıp dünyayı dolaşmama engel olmadı. Hayal edebileceğimin de ötesinde yerlere gittim bugüne kadar. Günü geldi cennet kadar güzel topraklara, günü geldi ruhsuz, soğuk yerlere… Çeşit çeşit insanlara, türlü türlü iyiliklere, türlü türlü kötülüklere rastladım. Ama şimdi anladım artık. O yerlerin hiçbirinde buradaki kadar huzurlu hissetmemişim. Gitmeme engel olmasından korktuğum bu dağlar, bu göl bana meğer başka bir şey demeye çalışırlarmış. Günübirlik zevklerin, sonu gelmez hırsların, zalimliklerin içinde kendini kaybeden insanın, doğa karşısında nasıl da güçsüz, ne kadar da geçici olduğunu anlatmak isterlermiş aslında. Asıl garip olan ne biliyor musun hala? Şimdi seninle burada otururken bunun ayırdına varmak beni hiç mutsuz etmedi. Bilakis, serin bir su serpti içime.

Dikkatlice dinlemişti beni. O anda yüzünde beliren bilgelik, onun zaten hep bildiği bir şeyi söylediğimi düşündürttü.

– Benimleyken böyle hissetmene sevindim kızım. İnsan dediğin nedir ki zaten? Alır kendinden öncekinin yükünü, yürür kendi sonuna doğru. Kimi ağır bir yük bırakır ardında kalanlara, kimi tüy gibi hafif olanını. Giderken çamura batmamaktır mühim olan, insan kalabilmektir. Gitmeden önce ben de küçük bir sır vereyim mi sana?

Bu defa şaşırma sırası bendeydi.

-Söyle hala, dinliyorum seni.

-Bak, deminden beri gölün üzerinde parlayıp duran şu ışıklar var ya. Onlar bizden önce giden iyi insanların ta kendisidir. Ömrü boyunca dürüstçe yaşayıp, başkaları için hiçbir kötülük düşünmeyen güzel yürekli insanlara aittir. Vakti gelip de bu dünyadan göçtüklerinde, her biri parlak birer ışık olup gökyüzüne yükselmiş, güneşin çocukları olmuşlar aslında. Onların sayısı arttıkça güneş de daha çok ışık vermiş yeryüzüne. Nice zamandır, dünya da bu çocukların yüzü suyu hürmetine döner dururmuş zaten. Şimdi müsaadenle kızım, ben de gidip onların arasına karışacağım. Hepsi sabırsızlıkla beni bekler. Hem unutma az evvel bana söz verdin; her geldiğinde beni anacaksın bu taşın üstünde. Bir söz daha vermeni istiyorum şimdi; yeğenime çok iyi bakacaksın yokluğumda, anlaştık mı?

Söyledikleri karşısında sesim soluğum kesilmişti. Evet diyebilmek için başımı sallamakla yetindim. Ağzımı açıp  gitme dememe kalmadan gölün durgun maviliğine bıraktı kendini. Yanıp sönen ışıkların arasına karışıp gözden kayboldu. O ilahinin melodisi dilimin ucunda öylece kalakaldım ben de. Dudaklarımdan dökülenler yaslı birer nota olup gökyüzüne doğru uçuverdiler.

Ardından da birer harf olup genişleyiverdiler bilgisayarımın ekranında. Geçmişin yüküyle ağırlaşmış kapkara bir keder oldum ben de o esnada. Karşımda sıralanmış cümlelere bakıp dururken, telefona gelen mesajın sesiyle irkildim. Fransa’dan atılmıştı; bir fotoğraf ve altında tek satırlık bir yazıyla birlikte. Fotoğrafı görünce de anladım tabi. Hala gökyüzünde parıldayan bir gökkuşağıydı o esnada.

Telefonun gürültüsüyle uyanan köpeğim koltuktan aşağı atlayıp şöyle bir silkelendi. Dört bacağının üzerinde gerinip az evvel doldurduğum kâseden kana kana su içti. Ardından da yanıma gelip ıslak burnuyla bacağımı dürttü. Eğilip başını okşadım dalgınlıkla. Sonra da hatırladım tabi, yaşamak yalnızca ölüm kadar hakiki olabilirdi.

 

Eva Hala’ya sonsuz minnetle…

Şule GÖKÇENAY DANE