Gözlerimi tüm uğraşıma rağmen açamıyorum, yoksa öldüm mü? Ölüler düşünmezler değil mi? Üzerimde sanki binlerce ton ağırlığında bir yük var, yüzüm de toprakla kaplanmış. Evet ölmüş olmalıyım. Ölüm denilen şey belki de budur, hissedersin ama konuşamazsın, göremezsin , kıpırdayamazsın. Bedenin senden gitmiştir, ruhun seninledir hala.

Elimi yüzüme doğru götürüyorum, yüzüm gerçekten toprakla kaplı, toprak değil de sanki ağır biz toz tabakası bu. Gözlerimi güçlükle ayrıştırıyorum, görebildiğim zifiri karanlık, biraz daha karanlığa doğru bakıyorum. Ben neredeyim ? Üzerimdeki ağırlık da ne böyle ? Sesleri işitmeye başlıyorum; etraftan gelen iniltiler, çığlıklar…

Tanrım neredeyim ? Aklım yavaş yavaş yerine gelmeye başlıyor. Sur’un sesi…İsrafil’in Sur’a üfleyişi…”Kalk Mehmet! Sur’a üfleniyor, kıyamet günüdür!” diye bağırmıştı, o kulakları sağır eden yerin bin kat altından gelen gürültüyü duyduğu anda. Daha uyumamıştı, uyumaya çalışıyor, yatakta dönüyordu, sonra herşey sallanmaya başlamıştı. Eşinin “Ne Sur’u hatun? Deprem oluyor deprem, yerinden kıpırdama!” demesi ile bir anda içindeki müthiş korkunun yerini bir ferahlık almıştı. En azından zelzeleydi, hesap günü değildi… Yatakta doğrulmuş sallantının durmasını beklerken yavaş yavaş tavan, duvar aşağı inmeye başlamış, ardından kendisi de omuzunun üstüne düşen bir beton parçasının etkisi ile bayılmıştı ..Ondan sonrası yoktu…Demek bina yıkılmıştı, Mehmet? O neredeydi? Konuşmak üzere ağzını açmayı denedi, bir inilti şeklinde çıktı sesi, bir daha denedi …

“Mehmet ? Mehmet ? Neredesin ?”

Bir çocuk ağlaması geliyordu çok yakınından,  ikinci katta oturan küçük kızın sesine benziyordu. Çok yakınındaydı. Peki aradaki dört kat neredeydi ?

Yıllarca dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği paralarla aldığı bu ev ona şimdi mezar mı olacaktı? Hayat boyu hayali, yazlık bir ev olmuştu. 1982 yılında Heybeliada’da bütçelerine uygun bir ev bulmuşlardı, kızkardeşleri ile ortak alacaklardı bu müstakil evi , tam herşey oldu olacak derken bacanaklar alt katta kim oturacak kavgasına düşmüşler, evi alamamışlardı . Ondan sonra da ülkede ekonomik düzen ciddi değişmiş, bir daha adada ev almak mümkün olmamıştı.

 

Bir gün Yalova’da bir arkadaşlarına ziyarete giderken vapurda eline broşür tutuşturmuşlardı. Yalova Çınarcık bölgesinde, site içerisinde, muhteşem deniz manzaralı evler,  uygun fiyata satışa sunulmaktaydı.Oğlu, firma hakkında çok iyi duyumlar almadığını söylemişti. O da “Şurada oturacağımız hepi topu üç ay, ne olacak oğlum?” demişti. Böyle koskoca binaları yıkacak deprem ancak yüz senede bir gelirdi, o da onları mı bulacaktı? Hayatlarının son deminde deniz keyfi yaşarlardı.  Evler bir sene içinde bitmiş, teslim edilmişti; bu yaz evde ilk seneleri olacaktı.  Haziran ortasında gelmiş gitmiş, evi yerleştirmişlerdi. Her şey güzeldi , hayallerini yakalamıştı sonunda,  sonunda ölüm beklediğini bilemezdi .Yok hayır ölmeyecekti, gidemezdi, hayatı mücadeleydi, buradan da çıkacak, bu çürük evleri yapanlara karşı mücadele verecekti. Ya Mehmet? Onsuz nasıl olacaktı? Biraz sesi açılsa, çağırabilse belki cevap alabilirdi, gözü karanlığa alışmıştı, bazı şeyleri seçebiliyordu. Belki de sabah olmaktaydı…

Tüm bunlar kafasından geçerken boğuk bir ses işitti. Mehmet’in sesiydi bu, ölmemişti, zaten biliyordu, ölemezdi, yıllar önce birbirlerine verdikleri sözleri vardı, bu dünyadan biri gidip diğerini yalnız bırakmayacaktı. Giderlerse birlikte olacaktı yolculukları. Ağzından nasıl bir ses çıkacağını bilmeden boğazını temizlemeye çalışarak seslendi

“Mehmet neredesin?”

Aynı yatakta yatarken  birbirlerinden nasıl ayrılmışlardı ? Duvarın öte yanından gelen ses

“Buradayım hatun, korktun mu gittim diye? Senin yazlık sevdan bak bizi hangi deliklere soktu görüyor musun?” diye cevap verdi.

Mehmet Bey başından beri buraya gelmek istememiş, on katlı bir binadan yazlık olmasını saçma bulmuştu, yazlık dediğin bir kat, bilemedin iki kat olurdu, bu bildiğin apartmandı. Ne söylerse söylesin Nazire Hanım’ın bildiğini okuyacağını biliyordu. Dile kolay tam elli yıldır birlikteydiler. Tüm tartışmaları karşılıklı birbirlerine soktukları iğnelerdi, birbirlerini çok severler ama bunu yüksek sesle dile getirmezlerdi.

“Mehmet nasılsın? Bir yerinde sorun var mı?”

“Valla Nazire’m bacaklarımın ikisi ezilmiş, herhalde keserler, kötürüm kalırsam bana bakarsın değil mi?”

“Saçmalama! Biraz ittiriver bak bakalım kurtaramıyor musun bacağını? Hem bak sabah oluyor, ileriden ışık geliyor. Birazdan bizi bu delikten çıkarırlar…”

Mehmet Bey her zaman olduğu gibi temkinli halini takınarak

“Hatun, acaba bir bizim ev mi yıkıldı? Daha fazla ise yardım gelmesi uzun sürebilir, saatlerce burada kalabiliriz, iyisi mi sen kendini fazla umutlandırma.”

“Yok canım , Kemal’im duyduğu anda kopup gelmiştir, ne eder bizi buradan çıkartırır. Belediyede  daire başkanı olan oğlu ile hep gurur duyardı; kızları da okumuş doktor, mühendis olmuşlardı ama oğlu bir başkaydı.

“Hatun istersen telefon edeyim oğlana!”

Mehmet Bey’in dalga geçtiğini anlamış, Nazire Hanım susmuştu. Bir sürelik sessizlikten sonra tekrar Nazire Hanım Mehmet Bey’e seslendi.

“Beni hiç başkası ile aldattın mı?”

“Bu göçüğün altında durdun durdun da bu nereden aklına geldi hatun? Biz burada ölecek miyiz kalacak mıyız belli değil, sen ne soruyorsun?”

“Aldattın yani lafı değiştirdiğine göre…”

Bu kadın milleti nasıl bir şeydi Yarabbi ? Üzerine apartman çökmüş, belki bir saat sonra ölecek,hala elli yılın hesabının peşinde…

“Yok hatun, aldatacak durum mu vardı?”

“Yani şartlar müsait olsaydı aldatacaktın, yazıklar olsun! Ben de öldün diye biraz önce ağlıyordum.”

“Yani aldattıysam ağlamayacak mısın?”

“Ağlamam tabi, git o kadın ağlasın.”

“Ağlar o kadın da ağlar…”

“Haa bak sen ağlayacak bir kadın da var yani! Ağlasın, ağlasın! Öl de ağlasın! Ne zaman peki?”

“Ne ne zaman?”

“Aldatma?”

“Öyle bir şey oldu demedim ki!”

“Dedin ya!”

“Hatun hadi uyumaya çalış biraz, burada kıpırdayacak alan bile yok, kendini yorma.”

Kolaydı uyuması bu delikte diye söylenirken biraz sonra bitkinlikten dalmıştı; uğultular, iniltiler zaman geçtikçe azalmaya başlamıştı ,sesler neden kesiliyordu? Ölüm toprağına karışıp yok olmaktaydı insanlar… Dışarıdan sızan ışıktan artık günün doğduğunu hissedebiliyordu. Çığlıklar, ağlama sesleri yükseliyordu ama onun dışında bir hareket yoktu. Yoksa kurtarmayacaklar mıydı onları ? Ya sitedeki tüm binalar yıkıldıysa? Onlarınki denize en yakın olan siteydi, en son yardım onlara gelecekti. Bunca sene uğraşmış, didinmiş, çocukları yetiştirmiş tam rahata ermişken , Allah’ın bu yaptığı adalete sığar mıydı? Yaradanı düşününce bir an ürperdi, ya ölürlerse burada? En iyisi dua okumaktı , bildiği dualardan başladı. “Kulufallahu ahad..” Binbir belayı def eden “Ayetel Kürsi” nasıl başlıyordu bir türlü aklına gelmiyordu, Mehmet ise hiç böyle şeyleri bilmezdi ki … Az sonra Mehmet Bey, Nazire Hanım’ın aklından geçenleri hissetmişcesine seslendi

“Hatun iyi misin?”

“Mehmet bizi burada unuturlarsa? Ya bize gelmezlerse?”

“O zaman bak naparız, şu duvarın arasındaki boşluktan bana elini verirsin hatun , beraber yatar uyuruz.”

“Yok Mehmet! Ben daha ölemem, yapacak çok işim var benim.Torunlarım büyüyecek daha…“

“Olur yukarıdakine söylerim. Bizim hatunun daha burada işi varmış, onu bırak, beni al.”

“Mehmet sen nasıl bir insansın! Burada bile dalga geçebiliyorsun.”

Neredeyse bir gün geçmişti. Henüz yardıma dair hiç ses duymamışlardı. Hayatı boyunca gerçekçi bir adam olan Mehmet Bey durumun ciddiyetini anlamış, yardımdan umudunu kesmişti. Nazire Hanım’ın hayallerini yıkmak istemiyor ama yine de dayanabilmesi için onu duruma alıştırmaya çalışıyordu. Çok fazla umut da bir yerden sonra insanın sırtında yüktü.

Nazire Hanım ise çocuklarını düşünüyordu. Neredeydiler? Enkazın başında bekliyorlar mıydı ? Kızı kesin çıldırmıştı, çok hassas yapılıydı, küçüklüğünden beri acıya, üzüntüye hiç gelemezdi . Ahh bu yazlık sevdası! Kızdı kendine için için…Güzelim evleri neyine yetmemişti ki ? Çok sıkıldıysan git parkta yürü … Ahh bu kafamın elinden çektiğim!

Zaman ilerledikçe açlık, susuzluk ta sıkıştırmaktaydı bu duvarların arasına sıkışmış yaşlı bedenleri. Gece geçmek bilmemiş, etraftan gelen çığlıklar, iniltiler iyiden iyiye azalmıştı. Gün doğunca bağıracaktı, seslenecekti dışarıdakilere bir kez daha… Hele bir gün doğsundu…

Yeni günün gelişini  iş makinasının sesi ile anladılar, kurtuluşun sesiydi bu makinenin sesi… Mehmet Bey bitkin bir sesle karısı ile konuşmaya başladı

“Hatunum ben galiba seni bekleyemeyeceğim.”

“Sakın bir yere gitme bak geldiler, bir kaç saate kalmaz kurtaracaklar bizi…”

“Sen yine de elini ver şu duvarın arasından, iyi gelir bana.”

Duvarın altından elini geçirmeye çalıştı, tam eli Mehmet Bey’in eline kavuşmuştu ki, üzerlerinde emaneten duran büyük duvar aşağı indi.Artık sesler kesilmişti…Ne Mehmet Bey, ne de Nazire Hanım konuşuyordu, duvarın altında iki el birbirinin üzerinde durmaktaydı…

Burçin ÖNEN