İKİ AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ

Category archive

Blog

‘İz Bırakanlar’ Özlemle… “Ali Sina Özüstün”

Kategori:Blog yazar:

Edebiyata ve fotoğraf sanatına tutkulu, İstanbul aşığı, duyarlı, hoşgörülü… Ali Sina Özüstün‘ü anlatırken ilk akla gelen çok özel yönleri.

MiM Sanat Merkezi Mario Levi ile yazı yaratım atölyemizde tanışıp fotoğraf ve edebiyata dair projeleri, üretimleri ile özel zamanları paylaştığımız sevgili dostumuz Ali Sina Özüstün’ü 26 Temmuz 2018’de kaybettik. İstedik ki dergimizin sayfalarında siz de onunla tanışın; sanat yolculuğuna tanık olun, çektiği o güzel kareleri görün, kaleminden dökülenleri okuyun.

Bizde bıraktığı iz çok değerli; özlüyoruz, sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Onun Kaleminden

‘Eski’Türkiye’ye… Tek sesli müziğe, çok sesli müziğe, laisist arkadaşıma, islamcı arkadaşıma, Atatürkçü arkadaşıma, ulusalcı arkadaşıma… Nâzım’a, Necip Fazıl’a, bilhassa Ahmet Hamdi Bey’e, bilhassa Ahmed Haşim’e, bilhassa Yahya Kemal’e, bilhassa Abdülhak Şinasi’ye, Behçet Necatigil’e, Ziya Osman’a, Cahit Sıtkı’ya, Orhan Veli’ye, Turgut Uyar’a, Özdemir Asaf’a, Edip Cansever’e, Cumhuriyet kavramına, ‘Osmanlı’ya, ahşap cumbalı evlere, arnavut kaldırımı sokaklara, bozaya, şıraya, Vefa’ya, akide şekerine, lüfere, boğaza, Cihangir’e, Maçka’ya, Nişantaşı’na, Süleymaniye’ye, Fatih’e, Eyüb’e, ilahilere, kilise müziğine, tasavvufa, tasavvuftan neşet eden hiçbir şeye, türkülere, şarkılara ve bir kısım ‘Arabesk’e, Orhan abiye, Cem Karaca’ya, Sezen Aksu’ya, Ahmet Kaya’ya, türke, kürde, ruma, ermeniye, aleviye, sünniye, Hacı Bektaş’a, Mevlana’ya, Yunus’a, lazlara, horona, halaya, Tanburi Cemil’e, Dede’ye, Zekai Dede’ye, Tanburi Ali Efendi’ye, Küçük Mehmed Ağa’ya, Münir Nureddin’e, Neşet Ertaş’a, Ali Ekber Çiçek’e, semaha, deyişe, bozlağa… Paris’e, Paris’i Paris yapan bilebildiğim her şeye, Roma’ya, Barcelona’ya, Berlin’e, Londra’ya… Fransızca’ya, almancaya, italyancaya, ispanyolcaya… [Bu arada bu dilleri bildiğimi zannetmeyin, bu dillerin duygusunu seviyorum… Evelemeyen, gevelemeyen kendinden emin hallerini, derinliklerini seviyorum.] Arapça’ya, farsçaya, ibraniceye, ermeniceye, rumcaya… [Aynı durum bunlar için de geçerli.] Ve tabii ‘sahih’ türkçeye, zaman zaman ‘uyduruk’ türkçeye, [yakıştırmasını bilende güzel duruyor.] kahire’ye, Bağdat’a, Tahran’a, Halep ve Şam’a… Newyork’a, Chicago’ya, caza, blues, rock, klasik batı müziğine… Arap müziğine, Yahudi müziğine, Rum müziğine… Barok müziğe… Bach’a, Haendel’e, Haydn’a… Şirazlı Hâfız’a, Şeyh Galib’e… Dîvan’a… Meksika’ya, Arjantin’e, Brezilya’ya… Edward Said’e, Daniel Barenboim’e… Aziz hocam Hilmi Yavuz’a, İbrahim Şahin hocaya, Gökhan Yavuz Demir’e, Besim Dellaloğlu’na, Nurdan Gürbilek’e… Selim İleri’ye, Hasan Ali Toptaş’a, Mario Levi’ye… Turgut Cansever’e, Doğan Kuban’a, Saadettin Ökten’e… Büyülü gerçekçiliğe… En sıkı muhalif metinleri ihtiva eden yeryüzünün her yerindeki ‘sahih’ edebiyata… Romantiklere, klasiklere… On dokuzuncu yüzyıl’a… Operaya, napoliten şarkılara, tangoya.. Mozart’a, Wagner’e, Beethoven’a, Mahler’e, Arvo Part’a… Muhlamaya, hamsili mısır ekmeğine, hamsi kuşuna, hamsiye, lahmacuna, kebaba… Tiyatroya, sinemaya, sanata, kültüre… Batı’ya, doğu’ya… Fransıza, almana, ingilize, italyana, ispanyola… ‘Eski’ türkçeye, istanbulcaya, kürtçeye… Dine, tüm benliğimle iman ettiğim dinime, İslâm’a… Ehl-i Kitâb’a, hristiyana, yahudiye… Şehre, ruhu tasavvufi neşveyle inşa edilmiş şehrime…  Futbola, Beşiktaş’ıma… Galatasaray’a, Fenerbahçe’ye, Trabzonspor’a, Amedspor’a… Bayrağa, bayraklara… Karmakarışık yazdım, hiçbir gruplamaya tâbi tutmadan… Tekrarlar olabilir, ekleyebileceğim daha çok şey var ama uzatmayayım…

Hepsine bütünüyle vâkıf değilim ama ümitsiz bir gayret içindeyim… Binbir çeşit çiçekle dolu bir bahçede hangi birini koklayacağını, seyredeceğini bilemeden ondan ona koşturan biri ne haldeyse o haldeyim bunların karşısında…

Sayamadıklarımın, ismini zikremediklerimin hiçbirine düşman edemeyeceksiniz beni… Ne yaparsanız yapın… Çünkü ben bunların hepsiyim…

Ali Sina Özüstün

05 Kasım 2016

 

Sinema Yazıları”Da xiang xi di er zuo/An Elephant Sitting Still” Hu Bo’nun Veda Romanı (2018)

Kategori:Blog/sinema yazar:

 

Bu sayımızdan itibaren izlediğinizde sanki bir romanı okur gibi olacağınız, kaleme alınsa aynı zamanda edebi bir başyapıt olabilecek filmlere, yazar/yönetmenlerine yer vereceğiz.

İlk filmimiz yönetmeni Hu Bo’nun ilk ve son uzun metraj filmi “An Elephant Sitting Still/ Öylece Oturan Bir Fil”. İlk ve son diyoruz çünkü Hu Bo bu filmi çektikten sonra hayatına son vermiş. Dört saatlik bu filmi izlerken  onun bu dünyadaki tüm adaletsizliklere tanıklığını, sıkışmışlığını, isyanını, kurtulma arzusunu  karakterleri aracılığıyla görüyoruz.

Çin’in önemli sinema okullarından Beijing Film Akademisi’nde eğitim alan Hu Bo,kısa film çalışmalarının ardından bu filmi tamamlıyor ve 29 yaşında hayatına son veriyor. Toplumsal çöküntüler içinde başkalaşan ülkesinin acı çeken bir ferdi olarak aramızdan ayrılmadan önce son sözlerini söylüyor.

Dört ayrı karakterin parçalanmış yaşamlarına tanık oluyoruz. Büyük bir inşaat çukuru haline dönen kentte toplumsal ve sosyal eşitsizlik, sevgisizlik, kötü aile ilişkileri, kötü eğitim, bencillik, şiddet çemberinde sıkışıp kalan karakterlerimiz Manzhouli’ de öylece oturan bir fili görmek, kaçıp kurtulmak,nefes almak için yola çıkıyorlar. Yaşadıkları acı, bunu karşılayış biçimleri öyle abartısız ve gerçek  gözler önüne seriliyor ki hem senaryo hem de sinema dili anlamında kusursuz bir film çıkıyor karşınıza. İzledikten sonra günlük hayatınızda sık sık anımsayacağınız kareleri, diyalogları-müziği de unutmamak gerek- ile bir başyapıt “An Elephant Sitting Still”

Senaryo/ Yönetmen; Hu Bo

Görüntü Yönetmeni; Chao Fan

Müzik; Hua Lun

Yazı; Olga ÜNAL

 

 

Edebiyattan Sinemaya “Boening/Burning”

Kategori:Blog/Edebiyat/sinema yazar:

Başarılı edebiyat uyarlamalarına yer vereceğimiz “Edebiyattan Sinemaya” bölümümüzün ilk filmi bu yıl gösterime giren “Boening/Burning”

Kitaplarında kimlik, sevgisizlik, cinsellik,toplumsal eşitsizlik, ergenlik, aile içi çatışmaları konu alan; çarpıcı dil ve anlatım tekniğiyle okuyucuyu derinden etkileyen Haruki Murakami’nin “Barn Burning” adlı henüz türkçeye çevrilmemiş kısa öyküsünden başarılı yönetmen Lee Chang-dong’un sinemaya uyarladığı “Burning” 2018’in en iyi filmlerinden biri.

Öyküye senaryoda sadık kalınmış ve üstüne Murakami’nin diğer kitaplarında raslayabileceğimiz temalar ustaca yerleştirilmiş. Bu da filmi hiçbir anından sıkılmadan merakla yorumlanarak izlenen bir baş yapıt haline getiriyor.

Yazar olmak isteyen ama geçmiş yaşantıları, sıkıntılı ergen dönemi, özgüven sorunları nedeniyle nereden başlayacağını bilemeyen Jong-soo eski arkadaşı Hae-mi ile karşılaşır. Genç kız etrafı çarpık koca binalarla çevrili, güneşin sadece günün kısa zamanında penceresinden yakalayabildiği, kedisi ile paylaştığı evini açar ona. Ve bir süre Afrika’dayken kedisine bakmasını ister. Afrika’dan döndüğünde zengin bir genç olan Ben ile tanıştırır. Ben’in yaşamı, Hae-mi’nin Ben ile ilişkisi Jong-soo’nun  kendini ve yaşadıklarını sorgulamaya başlamasını sağlar. Kırsaldaki aile evi ve kentteki yaşam, çocukluk anıları, gizemli kuyular, yakılan seralar ile gerçek ve metaforlar arasında sadeliğin dengesini de kuran Boening/Burning” Murakami ve Lee Chang-dong sevenlerin özellikle izlemesi gereken bir film.

Edebiyat uyarlamalarında başarının hikayenin özünden ayrılmadan yeni bir beyaz perde hikayesi yaratmak olduğunu göstermesi açısından da çok önemli , mutlaka izleyin…

Yazı; Olga ÜNAL

Git Yukarı