İKİ AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ

Category archive

Söyleşi

Bu bölümde yaptığımız söyleşileri sizlerle paylaşacağız

Burhan Sönmez ile Edebiyat Üzerine

Kategori:Edebiyat/Söyleşi/yazarlar yazar:

Konuğumuz “Kuzey”,”Masumlar”,“İstanbul İstanbul” ve “Labirent” romanlarının yazarı Burhan Sönmez ile  kitapları, edebiyat, yazmak üzerine söyleştik.

Burhan Sönmez Haymana’da doğdu. İlk ve orta eğitimini Polatlı’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde kültür ve siyaset üzerine yazılar yazdı. Uzun yıllar yurt dışında (Britanya) kaldı. İlk romanı Kuzey 2009’da yayımlandı. Masumlar 2011’de ve İstanbul İstanbul 2015’te yayımlandı. Labirent (2018) Burhan Sönmez’in dördüncü romanıdır. Romanları otuz beş dilde yayımlanmaktadır.Sönmez, William Blake’in Cennet ile Cehennemin Evliliği şiir kitabını İngilizceden Türkçeye çevirdi (Ayrıntı, 2016). Masumlar ile, 2011 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü ve aynı yıl İzmir St. Joseph En İyi Roman Ödülü’nü aldı. Bir Dersim Hikâyesi (Metis, 2012),

Bana Adını Söyle (YKY, 2014) ve Gezi (Almanca, Binooki, 2014) öykü derlemelerine katılan Burhan Sönmez, Bursa Yazın ve Sanat Derneği tarafından verilen 2015 yılı Öykü Onur Ödülü’nün de sahibi oldu. Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü 2014 yılı seçici kurulu üyeliği yaptı. ODTÜ’de Edebiyat Kuramı ve Roman üzerine dersler verdi. 2017 yılında Vaclav Havel Ödülü’nü aldı. İstanbul İstanbul romanı ile Britanya’da 2018 yılı EBRD Edebiyat Ödülü’nü aldı. PEN Türkiye ve English PEN üyesidir. Uluslararası-PEN yönetim kurulunda yer almaktadır.

Annesinin küçükken anlattığı masalların, çocukluk anılarının, rüyasız gecelerinin, felsefenin, mitolojinin, şiirin yoldaşlığıyla başka yolculuklara çıkartıyor Burhan Sönmez  kitaplarında.

Bencilliği, günahları, zaafları, umutları/umutsuzlukları, hayalleriyle kimi zaman Anadolu’nun  bir köyünde ağaç gölgesinde; kimi zaman da tüm yalnızlığıyla koca kentin ortasında buluyoruz insanları. Bireyin ve kentin belleğine ayna tutuyor, yüzleştiriyor kahramanlarını ve okuyucuyu.

“… İnsan başkadır, hayal etmeyi öğrenmiştir. Var olanla yetinemez.”

“İstanbul İstanbul” romanınızdan bir alıntıyla sohbete başlamak istedim. Yazmak da var olanla yetinmemek değil midir? Tıpkı sanatın diğer dalları gibi.

Sanat, insanın var olanla yetinememesinden doğmuştur. Beş duyuyla algıladığımız gerçek, insanın zihnini doyurmaz. O zaman insan hem gerçeğin farklı yanlarını bulmaya çalışır hem de kendi gerçekliğini yaratmaya girişir. Sanat, bu arayışın yoludur.

“İstanbul İstanbul”da, kimliksizleştirilip bütün kabalığı, acımasızlığıyla üstümüze salınan kentlerde; canı yanmış, ötekileştirilmiş kahramanlarınızın birbirine tuttuğu ışık,  hayal dayanışması hala umut edilebilecek şeylerin olduğuna bir işaret mi?

Elbette, umut edecek şeyler vardır. Daima büyük hedeflere odaklanmaz umut, daha çok ayrıntıda varlığını sürdürür. Kuytu köşelerde tutunur. Hayatın görünmez yanlarında yeşerir.

 Kitaplarınızda  masalla gerçeğin iç içe geçtiği, okuyucuyu geçmiş ve şimdi ile romana dahil eden bir anlatım  görüyoruz. Bu biçimi neler besledi?

Bunun kesin bir cevabını veremem, çünkü tasarlayarak kurduğum bir biçim değil. Kalemimin kendi karakteri. Onun köklerini tahmin etmeye çalışırsam, şunları sayabilirim: okuduğum kitaplar, etkilendiğim yazarlar, doğup büyüdüğüm köydeki destanlar ve masallar… bu tür etkenlerin sonucudur bu.

 Yeni bir roman için sizi harekete geçiren, yazı masasının başına oturtan etkenler neler?

Bunun için özel bir etken yok, daima büyük bir arzu vardır ve o beni masaya oturtur. O masanın başındaki mutluluğum, hayali dünyaların içinde kurduğum hayali hayatım… Tersini hissederim: beni masanın başına oturtan etkenler yok, ben zaten oradayım, orası asıl yerim, ama beni masanın başından kaldıran etkenler vardır.

 Bir dönem ODTÜ’ de yazı dersleri verdiniz.  Nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci?

Ders vermek, edebiyatseverlerle ortak çalışmayı paylaşmak, hem besleyici hem de mutluluk verici. Bunun ODTÜ’de olması ise ayrı bir değer. Oradaki öğrencilerin düzeyi ve birikimi, öğretme sürecini öğrenme sürecine çevirebiliyor. Bu yüzden, ODTÜ dışından bazı üniversitelerden gelen teklifleri cazip bulmadığım için geri çevirdim.

 Bireyin ve kentin belleğinin yok edilmesiyle ilgiliydi son romanınız “Labirent”.  Zor bir dönemden geçiyoruz. Kent yaşamı insanı hem yalnızlaştırıyor hem de yoksunlaştırıyor.  Boratin’in intiharı üzerinden yaşadıklarımızla ilgili bir yüzleşme diyebilir miyiz?

Hem bir yüzleşme o, hem de bir yüzleşememe hali. Yani gerçeklik bu iken, bunu görememe, kabullenememe hali. İnsanın ruh olgunluğu yavaş yavaş gelişirken, modern çağda sosyal yapılar bizi aşırı hızlı değişime zorluyor. Aradaki gerilim, insanı içerden çökerten bir kargaşaya yol açıyor. Bugünün sosyal mücadeleleri, bir yanıyla, insanın kendi zihnine, zihin sağlığına geri dönme çabasıdır.

 Kitaplarınız otuz yedi dile çevrildi, önemli ödüller aldınız. Yurtdışında edebiyatımıza, yazarlarımıza ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz?

On yıl kadar önce edebiyatımız Nobel ödülünü aldığından beri, edebiyatımıza dönük bir ilginin oluştuğunu söyleyebiliriz. Hem klasik sayılabilecek Tanpınar, Sebahattin Ali gibi yazarlar hem de yeni kuşak yazarlar, uluslararası edebiyat dünyasında yeni bir ilginin odağı haline geliyor. Bunun bize verdiği sorumluluk, daha çok ve daha titiz çalışıp yazmaktır.

 Bir süredir dili, kimliği, yaşayış biçimi, bakış açısı üzerinden yazarlara, şairlere ve kitaplarına sansür, yasak, saldırı girişimlerine şahit oluyoruz. Bu resmi kanalların yanı sıra kitle hareketi olarak da karşımıza çıkıyor. İfade özgürlüğü, sanat ve özelde edebiyat açısından baktığınızda neler söylersiniz?

Bu tür baskılar, yeni bir olgu değil. Osmanlı’nın son yüzyılından Cumhuriyet’in ilk yüzyılına, uzunca bir süredir bu uygulamlarla karşı karşıyayız. Bir tür devlet ve otorite geleneği olan bu baskılara karşı başka bir geleneğin de yerleştiğini görebiliyoruz: yazarların her şeye rağmen yazma ve gerçeğe sahip çıkma geleneği. Sanırım bu ikisi arasındaki geçimsizlik daha da sürecek. Sözümüze sahip çıkmaktan başka seçeneğimiz yok.

“Edebiyat çölleşmeyi önler.” diyoruz dergimizde. Sözünüz, kaleminiz, emeğinize teşekkür ederiz.

Söyleşi; Olga ÜNAL

 

 

‘Kitap Kokusu’ Durağı Akademi 1971 Kitabevi&Kütüphane&Kafe

Kategori:Edebiyat/kitap/Söyleşi yazar:

 

 

“Kitap Kokusu” bölümümüzde yeni durağımız dergimizin komşusu Akademi 1971 Kitabevi & Kütüphane & Kafe… 

Akademi Kitabevi, 1971 yılında Hadi Olca tarafından Nişantaşı’nda kurulan ve dönemin edebiyatçılarının uğrak yeri olan bir kitabeviymiş. Kısa zamanda edebiyatçı, sanatçı ve aydınların buluşma yeri haline gelmiş. Aziz Nesin, Emil Galip Sandalcı, Vedat Türkali, Demirtaş Ceyhun gibi ünlü ustaların geldiği bir mekân olmuş. Özcan Sapan’ın deyişiyle ‘kitaplarını raflardan aldığınızda, yazarıyla göz göze geldiğiniz’ bir yermiş. Akademi Edebiyat Ödülleri’ni de unutmamak gerek.

Kapandıktan 24 yıl sonra kitapseverlere Kadıköy’de tekrar merhaba diyen
Akademi 1971 Kitabevi Cafe & Kütüphane’nin kurucularından Özcan Sapan ile sohbet ettik. 

Akademi 1971 Kitabevi & Kütüphane’nin kuruluş hikâyesini sizden dinlesek…
Bulunduğumuz yerdeki ilk deneyimimiz 2000 yılındaydı. Khalkedon Kitabevi Cafe ile işe başladık. O günlerde hep Akademi’yi lafımızın arasında geçirirdik. Khalkedon’da ortağım vardı. Onun bizim gibi hikâyeye ortaklığı yoktu. Akademi geçmişi yoktu. Hatıralar bize aitti. Muzaffer Olca (Hadi Olca’nın oğlu) o dönemde kitabevi müdürümüzdü. Biz aramızda konuşuyorduk. Ama öyle güçlü bir mirası vardı ki Akademi’nin işe soyunan herkesi korkutuyordu. Khalkedon’dan önce ben ayrıldım, sonra Muzaffer. Yıllar sonra Khalkedon’u eski ortağımdan devir aldım. Şimdi gerçekten de o soruyu tekrar sormanın zamanı gelmişti. Daha da iyi durumdaydık ve bu mirasın altında kalmaktan korkmuyorduk. Yapabilir miyiz sorusunu nerdeyse on beş yıl sormuştuk. 2012 Eylül’ünde ise karar verdik. Yaptığımız iç mekan yenilemesinden sonra 2013 Nisan’ında kapılarımızı açtık: Akademi olarak.

Hadi Olca Kütüphanesi, kitabevleri arasında özel bir proje. Neler planlamıştınız? Ne tür etkinlikler var kütüphanede?

Bir kütüphanesi olmalıydı. Bu hem Türkiye’de ilk olacaktı hem de bildiğim kadarıyla dünyada da bir benzeri yoktu. Küçük bir kütüphaneden bahsetmiyoruz. Yaklaşık yirmi bin kitap gerekli teknik donanım ve giriş ücretsiz; üst katta kitap satacaksınız alt katta ise ücretsiz bir kütüphane hizmeti vereceksiniz. Bu ciddi bir işti. Ve biz bunu başardık. İsteyen ders çalışıyor, isteyen tezini yazıyor ya da çeviri yapıyor. Kütüphanede müzik yayını yok, yüksek sesle sohbet yok, servis elemanı rahatsız edici bir dolanım içerisinde değildir. Cafeden ayrı; özerk bir bölge gibi. Bütün bunların dışında belirlediğimiz amaçlar için de kullanacaktık. Edebiyat sohbetleri, yazarlarla söyleşi ve imzaları gerçekleştiriyoruz. Burada altıncı yılımıza girdik her hafta bir yazarla söyleşi ve imza yapıyoruz. Bu da başlı başına edebiyat dünyasına oldukça önemli sayılabilecek bir katkıdır. Tabii edebiyat severler, yazarlar ve yayıncılar bunların farkındaysa…

Kitapseverler için kitabevleri özel ve önemli. Ben öğrenciliğimden hatırlıyorum, Dost Kitabevi bizim sığınağımızdı. Ama tek tek yitiriyoruz onları. Siz süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok kısa yanıt vereyim; Kitabını internet sitelerinden ya da mega alış-veriş yerlerinden al. Sonra mahallende bulunan mekân kapanıp kebapçı ya da bar olunca “Vay burası da gitti!” diye yakın. Veya “Bunlar da modaya uydu içkili mekân oldular” de. Ama kapısından içeri girme, kitap alma, hatta çayını da çay ocaklarında iç… Merak etme biz direniriz… Bu fotoğraf Türkiye’nin vesikalık fotoğrafıdır. Olan biten ihlal ve her şeye sus, ABD ya da Avrupa’dan medet bekle… İşte gerçeğimiz… Maalesef tam da bu durumdayız.

Okuyucu açısından baktığınızda son dönem kitaba ilgi arttı mı? Ne tür kitaplar tercih ediyorlar?

İlgi kısmen de olsa arttı. Okuma oranlarında bir gelişme var fakat bu bizim gibi yerlere yansıyacak şekilde görünmüyor. Aynı zamanda yayıncı olmamız nedeniyle özel olarak ilgilendiğimden bilgim dahilindedir. Genelde, gazete ve TV’lerden gördükleri kitapları soruyorlar. Bir istek, birikim yok. Öneri üzerine, hatta moda gibi kitap takip ediyorlar. Moda ya da çok satan kitaplar bizde yok… Biz edebiyat ve türevlerini bulunduruyoruz. İçi boş, bestseller ya da günün sabun köpüğü kitaplarını satacaksak daha iyi para kazanma yollarını biliyoruz, biliyorum…

Aynı zamanda Chiviyazıları Yayınevi’nin de sorumluluğu sizde. Bir yayıncı olarak yeni yazarlara da olanak sağlıyorsunuz. Çok fazla yeni yazar ve kitabıyla karşılaşıyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Bu kaçınılmaz bir durum. “Ben okuyorum” desen ya inandıramazsın ya da büyük çaba gerekir. Ama “Ben yazıyorum” demek için bir kitap yeterli… Dolayısıyla bu dünyanın insanı olursunuz. Ha yazan okuyor mu diye sorarsanız, yazdıklarını okuyunca kararı siz de verebilirsiniz…. Diğer yanı ise çok daha farklı; evet, çok yeni kalemler, başarılı kurgular var ve çok başarılı olan yazarlar da var…. Önceleri sadece çeviri yapmak ve yayımlamak yeterliydi. Çünkü alternatif çok değildi… Üçüncü aşamadaysa, günümüze dek gelen kısa bir dönemi ele almak gerekiyor; 1960’lar ve sonrası ta ki 80’lere dek Türkiye’de edebiyatın en verimli yıllarıydı. Klasikler ve dünya edebiyatını tanımak adına çok şey öğrendiğimiz yıllardı. Sonra bıçakla kesilir gibi her şey durdu. Darbe yılları ve sonrası, edebiyat olarak en büyük yenilgi dönemleriydi. Sessizlik uzun sürdü. 90’lı yıllar ses vermeye başladı ve yeniden hareketlendi. Sonrası tam bir çöplük… Bu kabızlık dönemi, kaliteyi değil de pazar ekonomisini tetikledi. Yayınladığı kitabı dahi okumayan, yayıncılar türedi. Her şey 1 lira benzeri kitaplar yayımlandı. Satmak en önemli erdem haline geldi. Her yıl sonu başarısız kitaplar, boş kağıt sarfiyatı depo temizlemek adına kelepir satış noktaları doğurdu. İyi satanlar başarılı, edebiyat yazanlar ve yayımlayanlar ise beceriksiz oldular. Bir adım sonrasının buraya geleceği aşikârdı… Ve bunun en büyük sorumluları da yayıncılardır.

Bazı kitaplar son dönemde sansür ve yayın yasağına maruz kalıyor ülkemizde. Bunun ne tür etkileri oluyor edebiyat hayatımıza? 

Bütün dinler, “Oku!” diye başlar. Ve okumanın faydaları anlatılır. Ama onların oku dedikleri kitaplar; Kuran, İncil, Tevrat gibi kitaplardır. Diğerlerini gereksiz olarak görürler. Bir de oku derken ders kitaplarını kast ederler. Ama araştırma, inceleme ve edebiyat okuyan insan bilgilenir ve sormaya başlar. Sistemler soran değil, okuyan değil, otlayanı sever onlar için teba kültürü esastır. Rahatsız oldukları için toplar, yargılar yetmedi yakar ve hapseder. Bazen de yazara ölümü reva görür. Bu otokontrol ve üretimin kalitesini düşürür. Edebiyat yine sarmal bir hal alır.

Uzun yıllardır kitapla iç içe ve iyi bir okuyucu olarak kütüphanemizde bulunmasını önerdiğiniz; Akademi kitaplığında da bulabileceğimiz kitaplar, yazarlar vardır. Küçük bir liste alsak…

Ben böyle bir liste verip ve böyle bir sıralama yaparsam yukarıda eleştirdiğim TV ve gazete köşelerinden kitap önerisinde bulunanlardan farkım kalmaz. İyi bir okuyucu için reçete anlamsızdır, kendisi zaten bulur. Ne ben doktorum ne de okuyucu hasta… Ama hepimizin hayatında unutamadığı kitaplar ve yazarlar vardır. Benimki de bende saklı. Çünkü benim biriktirdiğim hayat onları bulmamı sağladı, aynı süreci yaşamayana ya da yeni başlayanlara önersem ne olacaktır ki? Muhtemelen saçmaladığımı söyleyeceklerdir.

Önümüzdeki dönem için Akademi’nin yeni projeleri, etkinlikleri var mı? 

Akademi’nin başlattığı çizgiyi sürdürebilmek en büyük projemizdir. Eğer bu zorlu dönemde de bu süreci sağlıklı yürütebilirsek ne mutlu bize… En büyük projemiz, başladığımız noktanın gerisine düşmemek…

Sıcak ve keyifli sohbet için teşekkür edip kitapların arasında bir sandalyede uyuklayan Akademi kedisine komşu masada bir romana daldım, iyi geldi…

Söyleşi – Fotoğraflar ; Olga ÜNAL

 

Kitap Kokusu “Kediköy Sahaf”

Kategori:Edebiyat/Söyleşi yazar:

 

Teknolojinin ilerlemesiyle  okuyucunun internet üzerinden sipariş ile alışveriş ve  e-kitap projesine ilgisinin artması, kitapçılara ve sahaflara daha az uğrar hale gelmesini etkileyen sebeplerden biri. Okuma oranı düşük ülkelerden biri olmamız dolayısıyla biz edebiyatseverlere düşen görev kitap dükkanlarına ve sahaflara dikkat çekmek olmalı.

Bu nedenle ilk sayımızda Sel Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı “Yük Şehir” ile tanıyıp sevdiğimiz Özgür Çakır’ın ortaklarından biri olduğu Kediköy Sahaf’ı sizin için gezdik. Özgür ile sohbet edip onun önerilerinden oluşan bir örnek set hazırladık.

 

Kediköy Sahaf’ın kuruluş öyküsüyle başlayalım.

İki yıl önce üç arkadaş kafa kafaya verdik. Gazeteciydim ve artık Türkiye’de son birkaç yıldır bu işi yapmanın koşulları ortadan kalkmış durumdaydı. Diğer iki arkadaş da farklı şekillerde işsiz ya da yeni arayış içindeydi. Daha çok internet üzerinde içerik üretmek üzerine yoğunlaşırken, kitap satmak işi ağırlık kazandı. Züğürt Ağa filmini hatırlarsınız; bir sürü iş denedikten sonra aslında en iyi yaptığı işi, çiğ köfteyi hatırlar ya, bizimki de onun gibi oldu. İyi birer okuyucuyduk. Eğer bir şey satacaksak en çok anladığımız şey olsun dedik. İki yıldır yolumuza iki kişi olarak devam ediyoruz. Kadıköy’de bir işhahının 4. Katındayız. Çok göz önünde değilmişiz gibi görünsek de, yavaş adımlarla da olsa, özellikle de internetin gücü, kitap severlerin birbirlerine duyurması aracılığıyla görünürlüğümüz artıyor.

Kediköy’de birbirinden  farklı türlerde çok sayıda kitap var. Kitap verenler ve alanlar düşünüldüğünde ağırlıklı olarak ne tür kitaplar var raflarda?

İnternet üzerinden ilk sattığımız kitabı hatırlıyorum. Adı; Kız Tavlama Sanatı idi… Kediköy Sahaf’ın bir artısı da hemen hemen her türde kitaba neredeyse eşit ağırlıkta yer vermeye çalışması. Ama illa da bir ağırlık olacaksa, edebiyat ve sosyal bilimler üzerine olanlar diyebiliriz. Eksiklerimiz de yok değil. Örneğin çizgi roman, tiyatro  ve sanat kitapları sayımızı da artırmayı herdefliyoruz.

Sel Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabın “Yük Şehir”le okuyucuya merhaba dedin. Yalnız, kırgın, öteki, itilmiş ama ayağını eşikten çekmemiş karakterlerinle aramızda dolaşıyor öykülerin. Seni bu insanlarla buluşturan neydi?

Hep oradaydım. İşe gitmek için durakta beklerken, otobüste ve sonra yürürken yeni bir öykü illa başlıyor zaten. Çaktırmasa da Türkiye’de öykü damarı Dünya standartları anlamında da bence hepyukarıda bu yüzden olmuştur. Yeter ki “insan” dan uzaklaşma…

Yeni projeler var mı? Yine öykü türünde mi olacak?

Evet, yine öykü olacak. Yeni dosya üzerinde çalışmaya başladım.

 

Öykü okurların çok tercih etmediği bir tür deniyor günümüzde. Bir yandan çok iyi öykü yazarlarımız da var. Bir okur olarak Özgür Çakır kimleri okuyor ve öneriyor?

Öykü türünün Türkiye’de tercih edilmediğini, ya da sınırlı sayıda okuyucusu olduğu aşikâr. Çoğu bestseller olmak üzere okuyucunun temel odağında roman var. Tür olarak daha rafineri hali belki de hacminin küçüklüğü çoğu insanı cezbetmiyor. Okur olarak liste kabarık. Edebiyattan siyasete ve felsefeye kadar. Öykü türünde Türkiye’den Sait Faik ve Vüs’at O. Bener dönüp dönüp okuduklarım. Günümüz öykücülerinden, Behçet Çelik, Türker Ayyıldız ve Ahmet Büke okumaktan en çok keyif aldığım isimler. Bu isimler dışında, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Onat Kutlar, Hasan Ali Toptaş, Murat Uyurkulak ilk aklıma gelen isimler…

Herman Melville, Cortazar, Italo Calvino, Louis Ferdinand Celine, Dostoyevski, Raymond Carver, Roberto Bolano, Flanerry O’Connor… Bu isimlerin yeri ayrı benim için. Şu sıralar İtalyan yazar Giorgio Manganelli’nin Centuria / Yüz Küçük Irmak Roman adlı kitabını okuyorum. Mehtap Ceyran’ın Mevsim Yas  adlı ilk romanını yeni bitirdim… İkisini de tavsiye ederim.

Kediköy’ de meraklısı için artık kitapçılarda bulamayacağımız özel kitaplar da var. Birkaç örnek verebilir misin?

Bence dükkana gelip kitap kokusu içinde kendilerinin keşfetmeleri gereken kitaplar bunlar…

Bir de senden 10 kitaplık bir set hazırlamanı istesek neler yer alır?

Suyu Geçiş – Sylvia Plath

Şapkam Dolu Çiçekle – Cemal Süreya

Anadolu Uygarlığı – İsmet Zeki Eyüboğlu

FaşizmeKarşı Birleşik Cephe – Dimitrov

Galatlar – Murat Arslan

Devrim Yazıları

Ateşler – Raymond Carver

Edebiyat Bilimi – Gennadiy N. Pospelov

Nasreddin Hoca – Pertev Naili Boratav

Kediköy Sahaf’la biz edebiyatseverlere yeni kapılar açtığınız için çok teşekkür ederiz.

Kediköy Sahaf, Gallerium İş hanı Çuhadar Sokak No:23 Kat:4 adresinde, Kadıköy’de sizi bekliyor.

İnstagram ve facebook sayfalarından da takip edebilirsiniz.

Söyleşi – Fotoğraflar ; Olga ÜNAL

Git Yukarı