‘Kitap Kokusu’ Durağı Akademi 1971 Kitabevi&Kütüphane&Kafe

Kategori:Edebiyat/kitap/Söyleşi yazar:

 

 

“Kitap Kokusu” bölümümüzde yeni durağımız dergimizin komşusu Akademi 1971 Kitabevi & Kütüphane & Kafe… 

Akademi Kitabevi, 1971 yılında Hadi Olca tarafından Nişantaşı’nda kurulan ve dönemin edebiyatçılarının uğrak yeri olan bir kitabeviymiş. Kısa zamanda edebiyatçı, sanatçı ve aydınların buluşma yeri haline gelmiş. Aziz Nesin, Emil Galip Sandalcı, Vedat Türkali, Demirtaş Ceyhun gibi ünlü ustaların geldiği bir mekân olmuş. Özcan Sapan’ın deyişiyle ‘kitaplarını raflardan aldığınızda, yazarıyla göz göze geldiğiniz’ bir yermiş. Akademi Edebiyat Ödülleri’ni de unutmamak gerek.

Kapandıktan 24 yıl sonra kitapseverlere Kadıköy’de tekrar merhaba diyen
Akademi 1971 Kitabevi Cafe & Kütüphane’nin kurucularından Özcan Sapan ile sohbet ettik. 

Akademi 1971 Kitabevi & Kütüphane’nin kuruluş hikâyesini sizden dinlesek…
Bulunduğumuz yerdeki ilk deneyimimiz 2000 yılındaydı. Khalkedon Kitabevi Cafe ile işe başladık. O günlerde hep Akademi’yi lafımızın arasında geçirirdik. Khalkedon’da ortağım vardı. Onun bizim gibi hikâyeye ortaklığı yoktu. Akademi geçmişi yoktu. Hatıralar bize aitti. Muzaffer Olca (Hadi Olca’nın oğlu) o dönemde kitabevi müdürümüzdü. Biz aramızda konuşuyorduk. Ama öyle güçlü bir mirası vardı ki Akademi’nin işe soyunan herkesi korkutuyordu. Khalkedon’dan önce ben ayrıldım, sonra Muzaffer. Yıllar sonra Khalkedon’u eski ortağımdan devir aldım. Şimdi gerçekten de o soruyu tekrar sormanın zamanı gelmişti. Daha da iyi durumdaydık ve bu mirasın altında kalmaktan korkmuyorduk. Yapabilir miyiz sorusunu nerdeyse on beş yıl sormuştuk. 2012 Eylül’ünde ise karar verdik. Yaptığımız iç mekan yenilemesinden sonra 2013 Nisan’ında kapılarımızı açtık: Akademi olarak.

Hadi Olca Kütüphanesi, kitabevleri arasında özel bir proje. Neler planlamıştınız? Ne tür etkinlikler var kütüphanede?

Bir kütüphanesi olmalıydı. Bu hem Türkiye’de ilk olacaktı hem de bildiğim kadarıyla dünyada da bir benzeri yoktu. Küçük bir kütüphaneden bahsetmiyoruz. Yaklaşık yirmi bin kitap gerekli teknik donanım ve giriş ücretsiz; üst katta kitap satacaksınız alt katta ise ücretsiz bir kütüphane hizmeti vereceksiniz. Bu ciddi bir işti. Ve biz bunu başardık. İsteyen ders çalışıyor, isteyen tezini yazıyor ya da çeviri yapıyor. Kütüphanede müzik yayını yok, yüksek sesle sohbet yok, servis elemanı rahatsız edici bir dolanım içerisinde değildir. Cafeden ayrı; özerk bir bölge gibi. Bütün bunların dışında belirlediğimiz amaçlar için de kullanacaktık. Edebiyat sohbetleri, yazarlarla söyleşi ve imzaları gerçekleştiriyoruz. Burada altıncı yılımıza girdik her hafta bir yazarla söyleşi ve imza yapıyoruz. Bu da başlı başına edebiyat dünyasına oldukça önemli sayılabilecek bir katkıdır. Tabii edebiyat severler, yazarlar ve yayıncılar bunların farkındaysa…

Kitapseverler için kitabevleri özel ve önemli. Ben öğrenciliğimden hatırlıyorum, Dost Kitabevi bizim sığınağımızdı. Ama tek tek yitiriyoruz onları. Siz süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok kısa yanıt vereyim; Kitabını internet sitelerinden ya da mega alış-veriş yerlerinden al. Sonra mahallende bulunan mekân kapanıp kebapçı ya da bar olunca “Vay burası da gitti!” diye yakın. Veya “Bunlar da modaya uydu içkili mekân oldular” de. Ama kapısından içeri girme, kitap alma, hatta çayını da çay ocaklarında iç… Merak etme biz direniriz… Bu fotoğraf Türkiye’nin vesikalık fotoğrafıdır. Olan biten ihlal ve her şeye sus, ABD ya da Avrupa’dan medet bekle… İşte gerçeğimiz… Maalesef tam da bu durumdayız.

Okuyucu açısından baktığınızda son dönem kitaba ilgi arttı mı? Ne tür kitaplar tercih ediyorlar?

İlgi kısmen de olsa arttı. Okuma oranlarında bir gelişme var fakat bu bizim gibi yerlere yansıyacak şekilde görünmüyor. Aynı zamanda yayıncı olmamız nedeniyle özel olarak ilgilendiğimden bilgim dahilindedir. Genelde, gazete ve TV’lerden gördükleri kitapları soruyorlar. Bir istek, birikim yok. Öneri üzerine, hatta moda gibi kitap takip ediyorlar. Moda ya da çok satan kitaplar bizde yok… Biz edebiyat ve türevlerini bulunduruyoruz. İçi boş, bestseller ya da günün sabun köpüğü kitaplarını satacaksak daha iyi para kazanma yollarını biliyoruz, biliyorum…

Aynı zamanda Chiviyazıları Yayınevi’nin de sorumluluğu sizde. Bir yayıncı olarak yeni yazarlara da olanak sağlıyorsunuz. Çok fazla yeni yazar ve kitabıyla karşılaşıyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Bu kaçınılmaz bir durum. “Ben okuyorum” desen ya inandıramazsın ya da büyük çaba gerekir. Ama “Ben yazıyorum” demek için bir kitap yeterli… Dolayısıyla bu dünyanın insanı olursunuz. Ha yazan okuyor mu diye sorarsanız, yazdıklarını okuyunca kararı siz de verebilirsiniz…. Diğer yanı ise çok daha farklı; evet, çok yeni kalemler, başarılı kurgular var ve çok başarılı olan yazarlar da var…. Önceleri sadece çeviri yapmak ve yayımlamak yeterliydi. Çünkü alternatif çok değildi… Üçüncü aşamadaysa, günümüze dek gelen kısa bir dönemi ele almak gerekiyor; 1960’lar ve sonrası ta ki 80’lere dek Türkiye’de edebiyatın en verimli yıllarıydı. Klasikler ve dünya edebiyatını tanımak adına çok şey öğrendiğimiz yıllardı. Sonra bıçakla kesilir gibi her şey durdu. Darbe yılları ve sonrası, edebiyat olarak en büyük yenilgi dönemleriydi. Sessizlik uzun sürdü. 90’lı yıllar ses vermeye başladı ve yeniden hareketlendi. Sonrası tam bir çöplük… Bu kabızlık dönemi, kaliteyi değil de pazar ekonomisini tetikledi. Yayınladığı kitabı dahi okumayan, yayıncılar türedi. Her şey 1 lira benzeri kitaplar yayımlandı. Satmak en önemli erdem haline geldi. Her yıl sonu başarısız kitaplar, boş kağıt sarfiyatı depo temizlemek adına kelepir satış noktaları doğurdu. İyi satanlar başarılı, edebiyat yazanlar ve yayımlayanlar ise beceriksiz oldular. Bir adım sonrasının buraya geleceği aşikârdı… Ve bunun en büyük sorumluları da yayıncılardır.

Bazı kitaplar son dönemde sansür ve yayın yasağına maruz kalıyor ülkemizde. Bunun ne tür etkileri oluyor edebiyat hayatımıza? 

Bütün dinler, “Oku!” diye başlar. Ve okumanın faydaları anlatılır. Ama onların oku dedikleri kitaplar; Kuran, İncil, Tevrat gibi kitaplardır. Diğerlerini gereksiz olarak görürler. Bir de oku derken ders kitaplarını kast ederler. Ama araştırma, inceleme ve edebiyat okuyan insan bilgilenir ve sormaya başlar. Sistemler soran değil, okuyan değil, otlayanı sever onlar için teba kültürü esastır. Rahatsız oldukları için toplar, yargılar yetmedi yakar ve hapseder. Bazen de yazara ölümü reva görür. Bu otokontrol ve üretimin kalitesini düşürür. Edebiyat yine sarmal bir hal alır.

Uzun yıllardır kitapla iç içe ve iyi bir okuyucu olarak kütüphanemizde bulunmasını önerdiğiniz; Akademi kitaplığında da bulabileceğimiz kitaplar, yazarlar vardır. Küçük bir liste alsak…

Ben böyle bir liste verip ve böyle bir sıralama yaparsam yukarıda eleştirdiğim TV ve gazete köşelerinden kitap önerisinde bulunanlardan farkım kalmaz. İyi bir okuyucu için reçete anlamsızdır, kendisi zaten bulur. Ne ben doktorum ne de okuyucu hasta… Ama hepimizin hayatında unutamadığı kitaplar ve yazarlar vardır. Benimki de bende saklı. Çünkü benim biriktirdiğim hayat onları bulmamı sağladı, aynı süreci yaşamayana ya da yeni başlayanlara önersem ne olacaktır ki? Muhtemelen saçmaladığımı söyleyeceklerdir.

Önümüzdeki dönem için Akademi’nin yeni projeleri, etkinlikleri var mı? 

Akademi’nin başlattığı çizgiyi sürdürebilmek en büyük projemizdir. Eğer bu zorlu dönemde de bu süreci sağlıklı yürütebilirsek ne mutlu bize… En büyük projemiz, başladığımız noktanın gerisine düşmemek…

Sıcak ve keyifli sohbet için teşekkür edip kitapların arasında bir sandalyede uyuklayan Akademi kedisine komşu masada bir romana daldım, iyi geldi…

Söyleşi – Fotoğraflar ; Olga ÜNAL