*Okuyacağınız hikaye yazarın Potkal Kitap Yayınları’ndan 2016 yılında basılan “Küstümcüklerin Uyanışı” kitabından alınmıştır. Yazarımızın yeni kitabı “Kırmızı Çantalı Kadın” Yitik Üke Yayınları baskısıyla raflarda.

*******

FİLİZ

Telefonda ulaşamadığın ben, önce kucaklıyorum seni çok çok öperek. Mert’in dediğine göre yaradana sığınıp verip veriştirmişsin. “Annem nerede?” diye. Sağ ol canım, beni bir sen anlarsın.

Hani evcilik oynadığımız Antep günleri var ya! İskemle minderleri kıvırıp bebek yapardık merdiven odalarımızda. Çıkınımızı yayar, ev kadınlığına soyunurduk. İnan oralardaydım. Çocukluğumuzu yeşil gözlü, can arkadaşımı özlüyorum.

Çalıştığımı biliyorsun. Hayır! Duygu sömürüsüne başlamıyorum, kızma. Gözlerini kısıp “Çalışma.” diyeceksin. Niçin bu denli çalıştığımın farkında değilim. Paraya mı tutsağım, yaşamın ağırlığına mı, Menopoz korkusu mu gençlik elden gidiyor, diye. Kanıtlamanın peşine düşmüş, anlamsız bir boşluk içinde yuvarlanırken, labirentteki fareden farksızım, çıkış peşinde koştururken… Çıkış yok, çıkışlar kapanıyor. Kapanışlar yeni koşturmalara gebe kalıyor.

Ve ben, kentin okumuş kadını, koşturmanın ezikliğini yaşıyorum, Yahya Kemallerin, Nedimlerin İstanbul’unda. Arabalar üstüme geliyor, arabalar kilometrelerce trafikte. Trafik saatler sürüyor. Yollar bitmiyor. Direksiyon başında bakıyorum, bir arpa boyu yol gitmişim.

Akyol İlkokulu, mandolin kursuna gidiyoruz. El ele, özgür, umut dolu. On yaşındayız. Öğretmenimiz Fuat Bey, öğrenci sevgisi dolu. Ritmi veriyor bize. Sesteki güzelliği, paylaşmayı. Şimdi aralıksız çalıştığım saatler ders verirken alın terimde. “Yılların birikimini değerlendir, öğrencilerin sana muhtaç.” diyor öğretmenimiz.

“Niçin kaderimi altmış dört Türkçe sorusu belirliyor.” diye dikleniyor Osman. “Bir yıl altmış dört Türkçe sorusu, başka yıl kırk beş, sonra kırk. Değişkenlerin belirleyeceği, adil olmayan geleceğimiz, umutsuz.”

Acının koyusuna dalarken yanıt bulamıyorum. Matematik, fen, sosyal bilgiler derken benim bile kafamın karışacağını söyleyemiyorum, haklısın diyemiyorum Osman’a.

Üniversite’ye girişin tam bir arena olduğunu düşününce öldüresiye yarış başlıyor, öldüresiye dövüş… Okul, çalışma, dersane, testler… Yarış atlarını insafsızca koşturan jokeyler, bizler Filiz. Veli görevi üstlenen sizler. Çocuk olmaktan çıkardığımız yavrularımız, farkında olmadan darbe alıyor.

Bu yıl senin Burak’ı kurtardık. Peki yarışa ayak uyduramayan Buraklar ne olacak? Sağlam altyapı kültürü isteyen sınav sistemine çocukları öğütmeden nasıl yetiştereceğiz? Sınavı kazanamayan onlarca gence iş, aş, gelecek güvencesini kim verecek?

Soruların içinde boğulurken kendimi çalışmaya zorunlu kılıyorum. Kılışlar çoğu kez mideme yumruk gibi iniyor, boşluk bulursa şakaklarımda yerini zonklamaya bırakıyor. Ayaklarıma inince on saat tahta başında durma yangınlara dönüşüyor. Derslere savrulurken yollara düşüyorum.

Beşinci sınıfta aynı oğlana aşık olmuştuk. Evin yanında zıbıkta otururdu. Çolak Ruşen’i anımsaman gerekir. Yorgun düştüğüm bazı günler karşıma dikiliyor. Yüzü yok. Aslına bakarsan unutup gitmişim. İkimizin de olmamıştı. Yerini çalışmaya bıraktı Ruşen, yaşam kavgasına bıraktı.

Sınıftayım, arka sırada oturan Cavit şamata yapıyor. Hecenin Beş Şairini dinlemek sarmıyor. Arkadaşının kocaman küpesini kulağına takmış. Bunalımda çocuk, bilgi birikimi yetersiz. Dersleri kaldıramıyor. Liseyi öylesine bitirmiş. Görmediğimi sanıyor. Göz göze gelince utanıp küpeyi çekiyor kulağından. Kızmıyorum, aksine Cavitleri tutmak istiyorum, yaklaşamıyorum bile. Dünyam kararıyor, kahroluyorum.

Yaz sonu. Seninle Bodrum. Site komşun Taciser, dudağını kıvırarak beni işaret ediyor. “Arkadaşın çaktırmadan züppe vallahi. Sessiz duruşuna kanma, inceden her şeyin farkında.”

“Keşke ‘aptalsın’ deseydin Taci. Gerçekten öyle olsaydım. Senin gibi dudaklarımı boyayıp, saçımı fönleyip kendim için yaşasaydım. Belki daha mutlanırdım. Yıllardır sekizlerde kalkmaya hasret kalmaz; dokuza, ona bakmaz çayı kadınca içerdim, keyifle. Sabahlık giyerdim. Sabahlık giymediğimi duymamış ol. Komşuya kahveye geçerdim. Beynimle koşturmaz, Cavitlere, Osmanlara kahrolmazdım. Çıkışlarda düğümlenmezdim.

Seni aramıyorsam unuttuğumu sanma. Arkadaşın çoğu kez Alaybey Cami önünde. Ramazan ikindisi, elindeki kaba miyan suyu dolduruyor. Omuzları çökmüş adamın miyan dolu teneke sırtında. Sesi mahalleyi çınlatıyor. “Sebil!”

Annesi peynir basıyor. Kışa hazırlık. Kış; basılan peynir tenekelerinin açılış habercisi, peynirlerin üstünde bir karış yağ. Yağlar alınıp kahke yapılıyor. Kahkenin çıkışını fırında beklemek biz çocuklar için büyük keyif, ağzında dağıldığını düşünüp.

Geçenlerde kahke ikram ettiler kızdım. Kahke değildi yediğim, çocukluğumun kokusu duymadan garipseyerek baktılar yüzüme. O koku yuvalama gününde şimdi.

Yuvalama Antep’in geleneksel yemeği. Antep çocukluğum. Nurten’in amca oğlu hangi nedenle bilmem, Sinop cezaevinde tutuklu. Yengesi ağzı alışık diye bir satıl yuvalama yapmış göndermiş. Mahpuslar şaşırmış. “Kaç günde yuvarlandı.” diye.

Annem anlatsın, gör. Vurursun etle nohutu kazana; yoğurursun kara eti pirinçle, alırsın avucuna, üç beş yuvalarsın. Yuvalama mevsimi kar yağar. Damlar, bacalar buz tutar. Yoğurtlu yuvalamanın üstüne dökülen kızgın yağla nane kar sessizliğine karışır.

Baban mangalın başına geçer Filiz, kadayıf pişirmek için. Biz bekleşiriz. Bir, iki, üç… Kadayıf tepside alt üst olurken el çırparız. Ablan Tıp okur, dal gibi ince bir kız. Kapalıçarşı’dan bize yüzük getirir, toka getirir. Kapalıçarşı nerededir, bilmeyiz ama ablanın gelişi bayram olur. Tandırın içine girer ayaklarımızı ısıtır, ablanı dinleriz.

Annem alt kattan bağırır. “Eve in, yeter, kız dinlenecek. Bacaklarını kıracam.”

Bugün zaman bulup onların ruhuna bir Fatiha bile okuyamıyoruz. Neleri kaybettiğimizin farkında mısın? Çocukluğumuzda bulduğumuz değerleri, biz neden gençlerimize veremiyoruz. Makineleşmeye öfkem, rahat diyorlar adına. Konfor. Parmağımızın ucu dokunmatik, dokunamıyoruz. Sevgiyi yok ediyoruz.

Aaa, ayıp! Çağdaş kadın, bari sen böyle düşünme. Çantanda cep telefonun, arayan buluyor seni. Arabanın içi sıcacık. “Yavrum, direksiyondayım; dinliyorum. Kısa konuşur musun?” “Of, anne! Dinlemiyorsun.” “Akşam konuşuruz. Önümde doldurduğu yük nedeniyle dengesini sağlayamayan bir kamyonun takibindeyim, geçemiyorum. Karşıda selektörlerini yakmış bir bunak… Gözümü alıyor, göremiyorum. Hızlı konuşur musun, duyamıyorum.”

Suratıma kapanan metal sesi. İşte eksik burada Filiz. Doğurduğun çocuğa ulaşamamada. Azla yetinip evde oturmadığım için onların sorunlarını görmezden gelmede. Gözlerim uzaklara dalıyor. Kendi söylediklerime inanmış görünmek için susuyorum.

Oyun benim ki, inanmış görünme. Kandırmaca duvarı, vicdanım rahatlayınca yorgunluklarım gevşiyor; kat kat giysilerimden soyunuyorum.

Bir keman sesi geçmişte. Erol’un çatı odası,  keman çalıyor. Elli sekiz yılı, Antep. Telefon yok, radyo yayını kesintili. Kemandan yayılan musikiyi tüm mahalle dinliyor. Erol, sabahlara dek çalıyor. Çocuğuz. Filiz, Abinin günün birinde Türk Musikisine besteler vereceğini algılayamıyoruz.

Kadıköy yağmur altında mesela. Günlerdir dinmek bilmeden yağmur yağıyor. Bir köpek önde, kuyruğunu kısmış, aç; yardım eli arıyor. Benliğimi hüzün sarıyor. Yetişemediğim her şey gibi köpek de acıtıyor. Sezen plakçıdan bağırıyor. “Sen ağlama.”

Oğlum gözyaşlarını tutmaya çalışıyor. Kızım, yanağımı öpüyor. “Sen ağlama anne. “

Öğrencilerim; yorgun, ezik, delişmen umutsuz öğrencilerim suskun bağırıyor. “Öğretmenler ağlamaz.” Hani mum ya onlar, çevresini aydınlatırken eriyen… Yaşlar yanaklarımda kuruyor. Ağlamaya bile hakkım yokken sen kalkmış bana kızıyorsun. “Eyvah elden gidiyorsun. Bu mektup da nereden çıktı, üstelik anı mı yazmşsın, mektup mu belli değil. İyi öykü olur.” diye dalganı geçiyorsun.

Yaşam demek istiyorum, arkadaşım. Bir mektupluk hayat hikayesi. Kocaman dünyanın bir köşesine sıkışmış paragraf. Hangi gün sonlanacağını bilmediğimiz bir nefes. Beni duyacağın umuduyla.

 

                                        Benen ÇETİNDAĞ