Gündelik Yaşamdan Kitlesel Faciaya Yazarın ve Romanın Tarihteki Tanıklığı:  Hermann Broch – Büyülenme

Gündelik Yaşamdaki Kitle, İktidar, Hakikat Kavramlarının Hermann Broch’ un ‘Büyülenme’ Romanındaki ve Dönemdeki İzleri

Yazarların yazdıkları romanın karakterlerini, konusunu, konunun geçtiği mekanları ve kentleri seçme nedenlerinin yazarın bireysel yaşamı, eğitimi, mesleği, yaşadığı dönemin toplumsal, kültürel ve siyasal koşullarıyla ilişkilendirilerek açıklanması, sanata ve edebiyata ilişkin, akademik çalışmadan inceleme-görüş yazılarına kadar farklı türlerdeki metinlerin çoğunun giriş kısmı olmuş durumdadır. Kafka’nın hukukçu kimliğinin ve memuriyette uzun yıllar mesai yapmasının ona bürokrasiyi çözümleme ve anlatma başarısını kazandırması, İngiltere, Sanayileşme, emek ve eşitsizliklerle dolu toplumsal yapının Charles Dickens romanlarındaki izleri, Balzac romanlarının çoğunda mekan/kent olarak Paris’in en az eserlerindeki karakterler kadar anlatılmış ve bunun dönemin sosyo-politik gelişmelerinin ve modernizmin bir yansıması olarak yorumlanması inceleme metinlerine en çok konu olan /olmuş örneklendirmeler olarak sıralanabilir. Belli konu başlıklarında ve belli dönem incelemelerinde bazı yazarlar daha çok öne çıkmışken, bazı yazarlar ve eserleri birçok farklı disiplinin içerisinde ele alınmış ve incelenmiştir. Bunların hepsi, okuyucuda yazara, döneme ve esere ilişkin birçok düşüncenin oluşmasını sağlar.

Almanya başta olmak üzere, Avrupa’nın Nasyonal Sosyalizm ve Hitler’in yönetiminde gittikçe otoriter olmaya başladığı, dönem iktidarının bireylerin yaşantısındaki en küçük ve özel alanlara nüfuz ettiği dönemde, İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce Broch tarafından kaleme alınmaya başlanmış, Süheyla Kaya tarafından da Türkçe’ ye çevrilmiş olan ‘Büyülenme’ romanı, dönemin içerisindeki bireyin ve kitlenin psikolojik analizini yapmak adına önemli bir eserdir. Kitapta, geçmişi ve nereden geldiği hakkında çok fazla bilginin olmadığı esrarengiz birinin, bir köyde yaşamaya başladıktan sonra, ürettiği söylemlerle her geçen gün köydeki insanları etkisi altına alarak tüm köyün yaşadıkları dönüşümü ve sonunda neden oldukları kitlesel facia anlatılmaktadır. Romanda yaşanan bütün olaylar eylemsel olarak kitlenin dışında durmayı başarabilmiş, köyün içerisinde yaşanan diyaloglara ve facianın sorumlularına karşı arasındaki mesafeyi korumuş konumdaki karakter tarafından anlatılmaktadır. Romanda, bireylerin gündelik yaşamdaki en sıradan pratiklerinin ve diyaloglarının, hümaniteden ve rasyonaliten uzak biçimde yıkıcı kitlelere dönüşerek facialara neden olması Broch tarafından detaylıca işlenmiştir (1).

Adorno, romanda anlatıcının konumuna ilişkin görüşlerinde; bunun özellikle romanın içeriğinin ve yönünün belirlenmesinde önemli bir unsur olduğunu belirtir. Savaşa katılmış birinin bunu asla geçmişindeki bir olay ya da macerasını anlatır gibi anlatamayacağını, eserdeki / metindeki ‘gibiymiş’ gibi olan anlatımların da tahammülsüzlük ve şüpheyle karşılanmasının çok gecikmeyeceğini belirterek anlatıcının ve anlatılan konunun önemine dikkat çeker (2). Broch, Yahudi ve yazar kimliği ile İkinci Dünya Savaşı öncesi öncesi Nazizm’ in Avrupa’da, en şiddetli biçimde sistematikleştiği Almanca konuşulan topraklardan birinde yaşamıştır. Böyle bir dönemde yaşamış olmak ona en başta, kitle olma, ötekileştirilme, ötekileştirilen birey (ler) olarak sıkışmışlık, insanların ‘doğru’ olarak kabul ettikleri sisteme kapılıp gitme durumlarını çok yakından gözlemlediği ve hissettiği bir yaşam deneyimi getirmiştir. Broch’ un dönemi gözlemlemiş, yaşamış bir yazar olarak sahip olduğu deneyimler ile romandaki anlatıcının ağzından anlatılan atmosfer, karakterlerinin duygu durumları, davranış biçimleri ve algılarının sahiciliği ve bunu en ince ayrıntısına kadar metine ustalıkla yansıtmasıyla, anlatılan dönem ve kendi yaşamı-deneyimi arasındaki benzerlikleri gözler önüne sermektedir (3). Bu noktada, Broch’ un romanda işlediği konu, karakterlerinin davranış ve düşünceleri, yazar ve anlatıcı arasındaki çoklu ilişkiyi ve bunun yansımasını da bize göstermektedir.

Broch’ u ve eserini dönemin Avrupa’sında biraz daha detaylandırmak onun bir yazar olarak ‘neye’ tanıklık ettiğinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Romanda, insanların algıları, kitle olmaya doğru götüren değerler, pratikler, söylemler, güce ve ilerlemeye yapılan vurgu, bunun söylem haline gelmesi, söylemin gölgesinde bu kitleyi oluşturan bireylerin önce kendi düşüncelerine daha da travmatik olanı, neden olduğu şeyin ne kadar insanlık dışı olduğu gerçeğine yabancılaşması açık biçimde gözlemlenir (4). Dönemin Avrupa’sında da bireylerin kendilerine ve düşüncelerine yabancılaşması korkunç boyuttaydı. Nazizm’in ‘siyasi muhalif’ ya da ‘yaşamayı hak etmeyen’ insanlar olarak adlandırdığı başta altı milyondan fazla Yahudi olmak üzere komünistler, çingeneler, demokratlar, muhafazakarlar, Katolikler, Protestanlar, Yehova Şahitlerinin, toplu katliamlarla öldürüldüğü soykırımı sadece dehşet olarak adlandırıp, kınamak Almanya’ nın Hitler gibi biri ve Nazizm gibi bir sistem tarafından yönetilebilecek duruma nasıl geldiği gerçeğinde, bireyin davranış ve algı nedenselliğinin görülmesini engelleyebilir. En basit tanımıyla iktidarın temel mantığı baskı ve korku idi ama toplumdaki bireyler de ya yapılan uygulamanın yanında durma-destekleme ‘eylemi’ yaparak ya da yaşanan gerçeklere karşı algılarını ‘eylemsizlik’ olarak devreye sokarak yaşamalarıyla bu sürecin oluşumunda ve devam etmesinde sorumlu konumdadırlar. 1943’ ün sonunda, Yahudilerin toplama kamplarında ölüme götürüldüklerini birkaç milyon Almanın dışındaki çoğu kişinin, Yahudileri Doğu’daki yerleşim yerlerine gidiyorlar diye bilmesi bu eylemsizliği ve müdahale etmeme durumunu açıkça gösterir (5).

‘Büyülenme’ romanında köy ve sakinleri, gündelik yaşam döngüsünün içerisindeki en sıradan ve sürekli olarak bir rutini anlatan diyalogların içerisinden kitlesel facia noktasına gelmişlerdir. Bireyler yarattıkları kitlesel facianın yaşanmasına gelene kadar oldukça sakin bir biçimde kendi davranışlarını, olanları, yaptıklarını zihinlerinde olağan /normal olarak kabul etmekte ve facia sonrasındaki duygu durumlarının içinde şaşkınlık ve tedirginlik fazla hissetmemektedirler (6). Bu noktada, normal olarak görülen veya gösterilen durumda (yaşanan facia ve köylüler) inandıkları şeyin kendi gerçeklikleri olup olmadığını sorgulamamaktırlar. Bu da onların neden oldukları şeyin facia olduğu gerçeğiyle yüzleşmelerini engellemektedir. Tepkisizlik de daha önceden vurgulandığı gibi (7) bunu kuvvetlendiren ve devamını sağlayan belki de en güçlü davranış biçimidir. Romandan çıkıp, dönemin Avrupası’ndaki resme bakıldığında; bireyi dehşete düşüren de kitlesel anlamda Holocaust’ un faili olan bireylerin ve kurumların sosyolojik, psikiyatrik anlamda herhangi bir anormallik durumlarının olmamasından gelmektedir zaten (8).

Broch yazdığı eserde, bireyin tepkisizliği ve neden/nasıl oluştuğu ile ilgili olarak ortadaki soru işaretleriyle sürekli düşünmemizi sağlıyor. Kendi yaşam deneyiminden, döneminden gözlemlerin yazarı ve konuyu beslediği oldukça açıktır. Bu noktada, yazarın içerisinde bulunduğu dönem ve atmosferden yola çıkarak dönemi, algısını ve yaşanan deneyimin oluşum nedenlerini, gündelik hayat ile ilişkilendirerek açıklamak hem gündelik hayat-siyaset ilişkisini hem de ortaya çıkan tepkisizliğin nedeninin de gündelik hayattaki izlerini ortaya çıkaracaktır. Lefebvre (2015), bireylerin kendi yaşamlarını tam anlamıyla bilmediklerini, bildiklerinin de toplumdaki sistemin ahlaki temalarını ve ideolojik değerlerini yeniden yorumlamaları sonucu oluştuğunu belirtir. Birey, kendi konumunu bu temalara ve değerlere bağlı olarak sürekli bir yorumlama/değerlendirme yapma halinde olmasından dolayı kendini yanlış tanımlar. Bu durum ona her seferinde sistemin değerlerine daha fazla ulaşmak ve dahil olmak için kendi istek ve ihtiyaçlarını yeniden ve sürekli tanımladığı bir döngü içerisine sokar. Gündelik yaşamdaki bu döngü içerisinde de en çok ideoloji ‘az çok yanıltıcı’, ‘az çok açık’ olarak gündelik yaşamda yeniden ve her seferinde güçlenerek üretilir. Lefebvre, içerik ile biçimsel yapıyı, yaşanmış ile gerçeği birleştirmesinden dolayı felsefeciyi sosyoloğu ve romancıyı o yapıdaki döngünün içerisinde farklı bir konumda görür ve değerlendirir (9). Bireylerin ne şekilde davranacaklarına kadar algılarını etkisi altına alan mevcut siyasi yapı, yaratmak istediklerini hem görünür hem de görünmeyen biçimde gündelik hayattaki müdahaleleriyle gerçekleştirmektedir. Her iktidarın/sistemin var olmak için uyguladığı politikalar, ürettiği söylemler farklıdır ve bireyler üzerinde farklı olduğu kadar total de bir etkiye sahiptir. Bazı dönemler, iktidar /siyasi mekanizmalara bağlı olarak daha acımasız sonuçları doğurmaktadır tıpkı Broch’ yaşadığı dönemde yaşananlar ve metinlerine bizzat yansıdığı gibi. Lefebvre’ nin (2015) düşüncesinden hareketle yapılacak bütüncül bir Broch, analizinde, bu dönemde sistemin baskısına bağlı olarak bireylerin o sistemin içerisinde yer almaya ilişkin çabalarının daha sert ve hızlı olduğunu, bütün olarak da hepsinin dönemin siyasi görüşünü oluşturduğu söylenebilir.

İçerisinde yaşadığı dönemi ve toplumu çok iyi gözlemleyen bir romancı olarak Broch, kitle, iktidar mekanizması ve birey psikolojisi üçgeninde, yaşadığı dönemin fonunda oluşturduğu ‘Büyülenme’ ile arkasında birçok disiplinde ve disiplinler arası çalışmada incelenmeye hazır oldukça yoğun, güçlü, tarihi-felsefi değeri olabilecek bir metin bırakmıştır. Yazarın deneyimine ve yaşamına bağlı olarak, sosyo-politik atmosfer ve psikolojik gözlemin çok güçlü biçimde harmanlanması ‘Büyülenme’ yi dönemi anlatan en önemli eserlerden biri yapmasının yanında dönem romanı olmaktan daha da fazlasıdır.

Kaynakça

(1)Hermann Broch, Büyülenme Çeviri: Süheyla Kaya, 2013, İthaki Yayınları, İstanbul.

(2)Theodor Adorno, Edebiyat Yazıları. Çevirenler: Sabir Yücesoy, Orhan Koçak. 2012, Metis Yayınları. İstanbul.s.43

(3)Hermann Broch, Büyülenme Çeviri: Süheyla Kaya, 2013, İthaki Yayınları, İstanbul.

(4)a.g.e

(5)Mary Fulbrook. Almanya’nın Kısa Tarihi. Çeviren: Sabri Gürses. 2017.Boğaziçi Üniversitesi Yayınları.s.193-194

(6)Hermann Broch, Büyülenme Çeviri: Süheyla Kaya, 2013, İthaki Yayınları, İstanbul.

(7)Mary Fullbrok’ un atfına vurgu.

(8)Zygmunt Bauman, Modernite ve Holocaust. Çeviri: Süha Sertabiboğlu. 2016. Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul. s.48.

(9)Henri Lefebvre. Gündelik Hayatın Eleştirisi I. Türkçesi: Işık Ergüden. 2017. Sel Yayıncılık. İstanbul. s.100.

Burcu EYÜBOĞLU