Vergilius’un Ölümü: İki Zamanın Arasına Sıkışmış Bir Şairin Hakikat Arayışı

Vergilius’un Ölümü[1], Ahmet Cemal çevirisiyle 2012 yılında yayınlanana dek, Türkiye’deki edebiyat okurları Hermann Broch ismini muhtemelen pek fazla duymamıştı. Bu ölümsüz romanı Türkçe’ye kazandıran Cemal, kırk yıllık çeviri serüvenini kitabın ilk sayfalarında uzun uzun anlatır. Daha başlamadan anlarız ki, elimizdeki eser okuyucusunu, yoğun felsefi ve sosyo-psikolojik çözümlemelerle  donanmış bir girdabın içine çekecektir.

James Joyce’un Ulysses’indekine benzer biçimde, bilinç akışı tekniğiyle yazılan romanın edebiyat ve düşünce çevrelerinde saygınlık kazanmasını sağlayan nedenlerden biri, eserin sahip olduğu olağanüstü dil ve anlatımdır. Kitabın, oldukça lirik ve zengin bir anlatımla, dili yeniden kurarak- adeta yeni bir dil yaratarak yazılmış olması[2], Thomas Mann, Hannah Arendt, Stefan Zweig gibi pek çok çağdaşı yazarın takdirini kazanmıştır. Arendt bir makalesinde, Hermann Broch’un 19. Yüzyılın klasik sanat formlarından birini dönüşüme uğratan en önemli yazarlardan olduğunu vurgular ve ekler; ‘Proust, Joyce, Broch’un romanları, (aynı zamanda Kafka ve Faulkner, her biri kendi özgünlüğü içinde) şiir ve felsefe arasında benzersiz ve dikkat çekici bir yakınlık sergilerler[3]. İçlerinde barındırdıkları derin felsefi bilgi ve şiirsel anlatımlar bu yazarların okuyucu kitlesini kaçınılmaz olarak sınırlandırır. Bahsi geçen yazarların, romanı hikaye anlatısının ötesine taşımadaki maharetleriyle, modern edebiyat ve düşünce dünyasına önemli katkılar sağladıklarına şüphe yoktur. Hermann Broch, yaşadığı döneme hakim klasik bilgi, düşünce ve  anlatım tekniklerinin sınırlarını zorlayan sıra dışı eserler üretmiştir. Dolayısıyla pek çok eleştirmen ve edebiyatçı tarafından kendi döneminin önemli yazarlarından biri olarak kabul edilmektedir.  Pek çoğunun ortak fikri ise, Vergilius’un Ölümü adlı eserinin 20. yüzyıl edebiyatının önemli klasikleri arasında sayılması gerektiği yönündedir. Romanı, Alman edebiyatının en büyük eserlerinden biri olarak tanımlayan Arendt’e göre, eser kendi türü içinde benzersizdir[4].

Peki Broch çalışmasının merkezine neden ünlü Roma şairi Vergilius’u almıştır? Theodore Ziolkowski, oldukça ayrıntılı makalesinde, bunu tüm hatlarıyla araştırmıştır[5]. Vergilius’un doğumunun iki bininci yılı vesilesiyle 1930 yılında, genel olarak Avrupa özel olarak da Alman edebiyatında şairin yeniden keşfedilmesi söz konusudur ve onunla ilgili pek çok çalışma üretilmiştir. Bununla birlikte, Broch’un çalışmasında kullandığı referans kaynakları  yetersiz olmasına rağmen, Vergilius kendi kaygılarını ve fikirlerini aktarabilmesi için seçtiği önemli bir tarihsel bir figürdür[6]. Roma’nın şairi ile kendi kişisel hikayesi arasında pek çok benzerlik yakalamış olmalı. Ziolkowski’ye göre bunlardan birkaçı oldukça belirgindir; ‘her iki adamın  kariyeri, babalarının yönlendirmesiyle başlar; her ikisi de olgunluk yıllarında edebiyata yönelir; her ikisi de ellili yaşlarında, kendilerini felsefeye adamak için şiirden vazgeçer. Her ikisinin de kendilerini çalışmaya adamışlıkları aşikardır…Her ikisi de tarihin döngüselliğine ilişkin benzer bir algıyı paylaşır’[7].

Bunun dışında, Broch,  kendi yaşadığı dönem (1886-1951) ile Roma’nın ünlü şairi Vergilius’un yaşadığı dönem arasında pek çok paralellik kurmuş olmalı. Vergilius, tıpkı kendisi gibi insanlığa ait değerler sisteminin bütünüyle alt üst olduğu bir zamanda, bir geçiş çağında yaşamıştır. Bu romanda, Vergilius, Roma’da uzun süreli iç savaşın ardından, Augustus’un cumhuriyet rejimini otoriter bir imparatorluğa dönüştürdüğü bir zamana tanıklık eden, yaklaşmakta olan başka bir dönemin (Hristiyanlık çağının) sezgisine de sahip bir sanatçı olarak aktarılır bizlere. Troya’nın düşüşünden sonra, imparator ile birlikte -ve elbette onun koruyucu kanatlarının altında, İtalya’ya dönen şairin son on sekiz saati anlatılırken, yüksek ateşin etkisindeki Vergilus’un sayıklamaları içinde, sılaya duyulan özlem, kitlelerin psikolojisi, insanoğlunun kötülüğü, bilgi içermeyen ve insanlığa hizmet etmeyen sanatın boşunalığı temaları ön plana çıkar.

Benzer biçimde Broch da, altmış beş yıllık yaşantısı içinde, imparatorluklar çağının sonuna gelindiği, önemli tarihsel, ekonomik ve politik dönüşümlerin yaşandığı, iki büyük savaşın gerçekleştiği, Nazi iktidarının bütün dünyayı felakete sürüklediği bir çağa tanıklık etmiş, sadece tanıklık etmekle de kalmamış, Gestapo tarafından on sekiz gün tutsak edilerek, Nazi zulmünü bizzat yaşamış bir sanatçıdır. Ünlü yazar James Joyce ve arkadaşlarının yardımlarıyla Avusturya’dan kaçırılıp kurtarılması sayesinde, bu başyapıtını tamamlama şansına erişebilmiştir. 1938’de, İngiltere’de başlayan, ABD’de devam eden sürgün hayatında yazmayı sürdürürken, bütün tanıklıkları, acıları, korkuları ve kurtuluş arayışı da muhtemelen hep yanı başındaydı. Bütün bunlardan hareketle diyebiliriz ki, roman, ölüm döşeğindeki yaşlı ve hasta Vergilius’un, iç monologları, sanatın gerçekte neye yaradığına dair sorgulamaları ve kurtuluş  arayışları aracılığıyla, Broch’un, kendi yaşadığı çağa, kendi bunalımlarına ve arayışlarına da ışık tutar aslında.

İmparatorluğa ait tekneler Brundisium limanına yanaştığında, onlardan birinde bulunan Vergilius’un son yolculuğu başlamıştır. Broch, kesintisiz lirik bir kurguyla, okuyucuyu daha ilk satırlarından itibaren adeta bir girdabın içine çeker ve onu kahramanın ölüm yolculuğuna katar. Üçüncü bölümde (Toprak-Bekleyiş) yer alan diyaloglar dışında, kitabın neredeyse tamamı Vergilius’un iç monologlarından oluşur. Böylece roman, bizleri de onun bilincinin ve ruhunun kimi zaman karanlık, kimi zaman aydınlanan derinliklerinde gezdirir durur. Kahramanımız daha en başından itibaren ölmek üzere olduğunu bilmektedir. Bu nedenle de kendi yaşantısına ilişkin sorgulamaları, pişmanlıkları, arayışları henüz teknedeyken başlar ve romanın bitimine kadar sürer.

Kitap dört bölümden oluşur: Su-Varış,  Ateş-Çöküş, Toprak-Bekleyiş, Hava-Eve Dönüş. Bölümlerin, maddenin dört temel elementi kullanılarak sınıflandırılmış olması bile, Broch’un bizi ne tür felsefi bir metnin içine sokacağına dair önemli ipuçları verir. Yazarın bilinç akışı içinde, hasta Vergilius’un iç dünyası ve bedeni ile birlikte dışındaki evren de sistematik biçimde parçalara ayrılır, dağılır, hiçliğe ulaşır ve yeniden yaratılır. Çocukluğuna, sıla özlemine, sıradan insanlarla (kendi deyişiyle ayaktakımıyla) ilişkisine, sanatına, evrene dair  tüm imgeler bulundukları karanlık dehlizlerden fırlayıp ele geçirirler Vergilius’un ateşler içinde yatan bedenini. Yine de aldırmaz zihninin, ruhunun ve bedeninin parçalanmışlığına. Çünkü daha en başından itibaren onu hakikate ulaştıracak şeyin bir tek ölümün bilgisi olduğunu sezer ve ona ulaşmayı bekler.

Yolculuk hiçliğe doğrudur; ve,  fakat bu, hiçliğin yaratılışının tersyüz  edilmiş hikayesi olduğu için, yolculuk aynı zamanda evrene doğrudur. ‘Hiçlik, boşluğu dolduruyor ve evrene dönüşüyordu’[8].

Roman, baştan sona bir hakikat arayışıdır. Geçiş zamanında, bir değerler siteminden ötekine geçilirken, ahlaki değerlerini ve güvenlik duygusunu yitiren insanın ölüm korkusuyla yüzleşmesine dair bir anlatıdır. James N. Hardin, makalesinde detaylı olarak anlatır bunu; ölüme yaklaşmakta olan Vergilius, sürekli artan kavrayışı sayesinde, bütün yaşamını gözden geçirme ve değerlendirme şansına erişir. O güne kadar insanlarla, kişisel veya yardımseverlik anlamında hiçbir ilişki kurmadığının ayırdına varan şair, ölüm acısı ve suçluluk duygusuyla kuşatır kendini[9].

Hakikaten, Vergilius cehenneme inmiştir. Müteakip kurtuluşu iki alanda gerçekleşir; eski yaşantısının ve sanatının ahlakdışı olduğunu ve bu yüzden eseri Aeneis’i yakması gerektiğini kabullendiği ahlaki alan; ölümün, bireyin yeniden doğum süreci olarak kendini tecelli ettirdiğine dair doğaüstü (metafiziki) alan[10].

Vergilius, şiirinin, yalnızca dünyevi olanı, güzel olanı sergilemiş, yüceltmiş olduğunu, fakat kötülüklere, toplumsal adaletsizliklere, ahlaki değerlerin yitirilmesine hiç değinmemiş olduğunu düşünür. Hakikatin bilgisine, dolayısıyla kurtuluşa, şiir ile ulaşamayacağını kabullendiği sırada ölümün kıyısına çoktan yaklaşmıştır. Zamanın dünyeviliği, sınırlılıkları içinde başka türlüsü de mümkün değildi zaten; böyle olmasını kader istemişti. Şiir için çok geçti artık! Peki ya hakikate ulaşmak; onun için de çok mu geçti? Bunu bilebilmek için önce Aeneis’in -Roma’nın destansı tarihini yücelten şiirin yok edilmesi gerekiyordu. Ancak bundan sonra, ölüme kulak kabartan Vergilius onun sesini duyabilirdi ve hakikate ulaşabilirdi. Artık emindi Vergilius, onu evrensel sonsuzluğa ulaştıracak olanın bilgisine kurtarıcı sesi duyduğunda kavuşacaktı. Bunun için de bir kurban verilmesi gerekliydi.

Vergilius bu kararını bir kez kendisine itiraf ettikten sonra, yakın dostları Plotius, Lucius ve elbette imparator Augustus’a karşı savunmak zorunda kalır. Fakat her üçü, belki de Vergilius kadar ölüme yakın durmadıkları için, dünyevi sınırların dışına çıkamazlar ve ikna olmazlar. Özellikle imparator ile yaptığı konuşmalar,   sanatın iktidar ve halk karşısında nerede durması gerektiğine dair tartışmalar açısından son derece önemlidir ve kesinlikle okunmaya değerdir. Sanatçı, kurtuluşunu, dünyevi olanı aşabildiği zaman sağlayacaktır. Bunun için de tüm zamanların ve mekanların ötesindeki  hakikatin bilgisine ihtiyacı vardır. Ancak o bilgiye ulaştığında, sonsuz evrenin, parçalanmanın ve yeniden birleşebilmenin bilgisine vakıf olur. Ve sanatçı ancak bu şekilde insanlığa hizmet edebilir. Böylece, Vergilius’un kurtuluşu insanlığın kurtuluşuna da hizmet etmiş olur.

İktidarın, dünyeviliğin içinde kalan, onun ötesine geçemeyen sınırlılığının Vergilius tarafından fark edildiği an ise romanda oldukça dramatik biçimde sahnelenmiştir. Vergilius’un elinde kalan, artık sadece onu kendi kurtuluşuna götürecek yoldur. O kurtuluşa ulaşmasının yolu ise yürekten gelen sesi  duyduğunda, insana yönelik sevgiyi ve kardeşlik duygusunu yeniden hissettiğinde aydınlanacaktır. ‘Henüz değil ve daha şimdiden’ var olan çağın öngörüleri, imgeleri de bir tek o zaman bulanık görüntüler halinde belirecektir. Aslında Broch’un, ‘henüz değil ve daha şimdiden’ olarak tanımladığı çağ yaklaşmakta olan Hıristiyanlık çağıdır. ‘İnsanlar uğruna, insanlığa duyduğu sevgi uğruna kendini feda edecek olan da Hz. İsa’dan başkası değildir. Ancak böylesi bir adanmışlığın ardından, ‘Yaradılış’ tekrar gerçekleşecektir. Diğer bir deyişle, insanlığı kurtuluşa götürecek yol böylesi bir adanmışlık ve sevgiden geçecektir.

Broch, kitlelerin, iktidarın otoritesini kabullenirken, kendini onunla nasıl özdeşleştirdiğinin ve dönüştürebildiğinin hikayesini de çok başarılı biçimde aktarır. Romanda, Vergilius’un iç dünyası aracılığıyla, toplumsal eşitsizliklere, yoksulluğa, savaşlara, değerlerin parçalanışına yönelik imgeler son derece panoramik bir biçimde sergilenir ve hümanist bir bakış hep hissedilir. Bu, aynı zamanda, birbirinden farklı zaman parçacıkları arasına sıkışmış bireyin ve sanatçının dünyevi arzularla, eylemlerle ve araçlarla ulaşamayacağı bir şeyi, dünyeviliğin ötesindeki bütünsel hakikati bulma arayışıdır. Yeniden doğmak için ölmek gerektiğinin bilincinde olan kahramanını adım adım ölüme yakınlaştırırken, okuyucusunu da o sıkışmışlığın içine çeker ve onu dünyevi olanla yüzleşmeye davet eder. Çünkü, insanoğlunun, dünyeviliği aşan hakikati bulması, parçalanan değerler sistemini yeniden kurabilmesi, kurtuluşa ulaşabilmesi için ölüme kulak kabartması kaçınılmazdır. Özetle diyebiliriz ki, Broch, Vergilius’un gözünden, sadece Roma dönemine veya kendi dönemine ışık tutmuyor aslında. İçinde bulunduğumuz zamanda, giderek yükselen otoriter rejimler ve  bu rejimleri besleyen politik süreçlere, günden güne daha fazla aşınan insanlığa ait ortak değerlere ilişkin de bugünün okuyucusunu düşündürüyor. Ve  şairin ardından fısıldıyor; kurtuluş ‘henüz değil ve daha şimdiden’ orada bir yerde bekliyor.

Kaynakça:

Kitap

Hermann Broch. Vergilius’un Ölümü. Çev. Ahmet Cemal.    İstanbul:İthaki Yayınları, 2013. 3. Baskı.

Makale

Hannah Arendt, ‘The Achievement of Hermann Broch’, The Kenyon       Review, Vol.11, No.3 Summer 1949.

Theodore Ziolkowski, ‘Broch’s Image of Vergil and Its Context’, Modern   Austrian Literature, Vol. 13, No. 4, Special Hermann Broch Issue,         1980.

James N. Hardin,Jr., ‘The Theme of Salvation in the Novels of       Hermann Broch’, PMLA, Vol.85, No.2 March 1970.

Söyleşi

Cemal, Ahmet. “504 sayfaya 40 yılını verdi”. Söyleşiyi yapan: Müjgan       Halis, Sabah Gazetesi, 11.12.2012.

https://www.sabah.com.tr/pazar/2012/11/11/504-sayfaya-40-yilini-verdi-744376251391

[1]Hermann Broch. Vergilius’un Ölümü. Çev. Ahmet Cemal. İstanbul:İthaki Yayınları, 2013. 3. Baskı.

[2] Ahmet Cemal bir söyleşisinde şöyle der: ‘Broch çevrilmesi zor bir yazar. Zorluğunun iki kaynağı var. Birincisi, bu gördüğünüz yaklaşık 500 sayfalık düzyazı şiir. İkincisi, bu romandaki Almanca sözcüklerin yaklaşık yüzde 80’i yazarın kendi türettiği kelimeler. Yani onları sözlüklere, ansiklopedilere bakarak bulamıyorsunuz. Anlamı kavrayıp, Türkçede onun karşılığı olan kelimeyi türetmek zorunda kalıyorsunuz.’ Cemal, Ahmet. “504 sayfaya 40 yılını verdi”. Söyleşiyi yapan: Müjgan Halis, Sabah Gazetesi, 11.12.2012.

https://www.sabah.com.tr/pazar/2012/11/11/504-sayfaya-40-yilini-verdi-744376251391

[3] Hannah Arendt, ‘The Achievement of Hermann Broch’, The Kenyon Review, Vol.11, No.3 Summer 1949, s.476.

[4], Arendt, s.481

[5] Theodore Ziolkowski, ‘Broch’s Image of Vergil and Its Context’, Modern Austrian Literature, Vol. 13, No. 4,     Special Hermann Broch Issue, 1980, s. 1-30

[6] Ziolkowski, s.19

[7] Ziolkowski, s.19

[8]Arendt, s.481

[9] James N. Hardin,Jr., “The Theme of Salvation in the Novels of Hermann Broch” ,PMLA, Vol.85, No.2 March 1970, s.221.

[10] Hardin Jr., s.221

Şule Gökçenay DANE