“Huzur, yanı başınızda!” Caddenin karşısındaki reklam panosunda böyle yazıyordu. Göğü delen koca binanın ışıltılı görüntüsünün önünde, bir parça yeşillikte piknik yapan mutlu aile fotoğrafı. Küçük çocuk bisiklette, hamakta sallanan abla, onlara gülümseyerek bakan anne ve baba… Bir süre dalgın dalgın baktı panoya sonra elinde tuttuğu büyük oyuncak kamyonu daha sıkı kavrayıp yukarı kaldırdı, hızlı adımlarla karşıya geçti.

Tam köşeyi dönecekken burun buruna geldiler. Gün geceye döndü o anda; kalbi gümbürtülerle çatladı, bacaklarını hissetmiyordu, dokunsan devrilecekti. Eski yaraların yeri acıyordu; karnının orta yerinde derin bir sızı duydu, gerilerde bir dişi  ağzına düşüverdi sanki.

Karşısındaydı yine, gözlerini dikmiş ona bakıyordu.”Buraya kadar!” der gibi. Bu muydu dünya gözüyle son göreceği? Öfkeden, nefretten, kötülükten daha da kararmış siyah gözlerine bakarken anladı, bu köşeden dönüş yoktu. Hâlbuki dönebilseydi, ilk sokağın başındaki evin penceresinde Ali bekliyordu kamyonunu. “En büyüğünden al anne! Büyük apartman yapacağım.”  demişti. Sanki bedeni yok gibiydi, sadece kamyonu tutan elini hissediyordu. Sımsıkı tutuyordu, Ali’yi tutarmışcasına.

Hastaneden çıktığı geceyi anımsadı. Yanlarına birkaç eşya almış, oğlunun elini sımsıkı tutup düşmüştü yollara. Kim bilir kaçıncı kez? Ama bu son kaçışta ‘artık izimizi bulamaz’ diyordu, ‘aklına gelmez burası, nereden bilecek ki? Hem en son bıçakla saldırdı, koca bir delik açtı karnımda, cinayete teşebbüs dedi hakim, çıkamaz içerden öyle kolay.’ Ali de sevmişti yeni evi, bahçeyi, dut ağacını…

Şu köşe başında payına düşen huzur  bu muydu? Şuracıkta ölecek miydi?

Gözünü kaçırdı, onun ellerine bakamıyordu. Gerçi çok uzun zamandır unutmaya çabalıyordu.  Rüyasında görse kan ter içinde  uyanıyor, derisini yüzercesine keseleyip kaynar sularla yıkıyordu tüm bedenini. Onunla geçirdiği yıllar boyunca parça parça silinmişti elleri dışında herşeyi. Bütün kötü anılarını düşündü, hepsi onun derin sessizliğiyle başlıyordu. İçinde büyüyen her neyse sanki bütün vücudunu kocaman yapıyordu; bazen susturmaya çalışıyordu da yenik düşüyor gibiydi, gerisi hakaret, küfür, kıyamet… O sırada gözlerine bakardı hep belki durdururum, kabusundan uyandırırım diye. Yine öyle kilitledi bakışlarını son bir umutla ama karanlığıyla boğacakmış gibiydiler. Bir kurtuluş yolu aradı. ‘Bağırayım’ dedi. ‘Avazım çıktığı kadar!’ Ama sanki sesini de yutmuştu kara kuyu. Derinlerde bir tereddüt aradı, bir vazgeçiş, biraz utanç ama karanlık bile kendinden korkuyordu. -Korku, ulu azmettirici, onun elleri hep kirlidir.- Bir küçük an, vücudunda büyük uğultu ile yere düşerken panoyu gördü. Bir de elinden savrulan kamyonun sürüklenişini. Köşeyi dönememişti o da, kendisi gibi…

Olga ÜNAL