Gece yaklaşıyordu. Midyeler, uyur gibi kabuklarının içinde yatıyorlardı.Evlerinin bodrumundaki demir tencereler, geceden yana yana dizilirdi. Karabiber, kuş üzümü ve fıstıkla süslenen midyeler, ertesi gün sokağa düşmeye hazır olurlardı;  işportasını  sürükleyen Medeni’yle birlikte.

Limonları torbanın içerisinden çıkardı. Limon parçacıklarını temizlemek için bıçağın ucundan gövdesine kadar bezi gezdirdi. Kulüp Matiz’in boşalmasına bir saat, midyelerin soğumasına daha az bir süre kalmıştı.

Tezgahını insan sarmadan önce düşünce sarar, zihnindeki sesler kulüpten gelen gürültüyü bastırırdı.

Yıllar önce, bir taş evde, ablası ile oynadıkları bir oyunu hatırladı. Yaşadıkları şehirde, yaşamı yokluğa mecbur bırakılmış iki yol ağzında, ölümün kıyısında dolaşmamanın tek yolu zaman öldürmekti. Sadece zaman öldürenler hayatta kalabiliyorlardı. Yeter ki zamanı öldürürken; kendine ve yapabileceklerine acımadan, gözünü kırpmadan öldürebilsindi insan o zamanı. Kendisini suç aleti haline getirerek.

Onlar da öyle yapıyorlardı, evlerinin balkonundan karşı caddeye bakıyorlardı.

-Sağdan geçen arabalar senin, soldan geçenler benim tamam mı?

Medeni yola baktı. Bomboştu. Tek bir sokak lambası yandı ve söndü.

– Tamam abla.

Beklediler. Rüzgar dışında hiç şey geçmedi yoldan.

Ranzanın üst katında yatardı ablası, gökyüzüne yakın tarafta. Ranzadan dışarı fırlamış ayaklarını hızlıca yorgandan içeri sokup, parmaklarını oynatmıştı o gece. Isınınca böyle yapardı.  Elinde bir kitap vardı. Ablasının okuyan nefesini dinliyordu  Medeni.

– Ne okuyorsun abla?

– Don Kişot.

– Ne anlatıyor?

– Gezici bir şövalyeyi.

– Konusu ne?

– Kitaplara inanıp deliren biri bu Don Kişot!

Ablası günlerdir kitabı elinden bırakmıyordu. Don Kişot kitap okuyarak delirmişse, ablası da

Don Kişot okuyarak delirecekti.

-Nereli Don Kişot ?

-La Manchalı.

Medeni, La Mancha’nın Mardin’e olan uzaklığını düşündü.

– Sonunda ne oluyor, ölüyor mu?

– Daha sonuna gelmedim, ölür herhalde.

– Neden?

– Çünkü kimseye şövalye olduğuna inandıramıyor.

Ablası; ailesinin her gün biraz Don Kişotlaşmasını beklerken, onlar  her gün biraz daha Sanchopanzalaşıyorlardı. Okudukça, sayfa sayfa açılmıştı ailesi ile arası. Yirmi yaşındaydı ve sanki bilenmiş yirmi yaş dişlerini yeni çıkarmaya başlamıştı.

Evin içinde düşünceleri dolaşıyordu ablasının. Muskalarınızı kafanıza atacağım, her gün saatlerce başından kalkmadığınız iskambil kağıtlarından kule yapıp oradan aşağıya fırlatacağım sizleri diyecekti de dili varmıyordu.

Şapırdattığı ağzından utanan babası ise, ben aldım sana o kitapları, ben geldim baş ucuna koydum, o yazarları babanın yerine koyasın diye mi? diye geçiriyordu içinden. İçinden geçenleri Medeni duyuyordu, ablasının duyduğunu da biliyordu.

Üniversiteyi kazandı ablası. Dil, Tarih ve Coğrafya. Üzerine eklediği basit bir iyelik ekiyle, gidiyorum dedi. Kahvaltı masasının örtüsü gibi buruştu o anda babasının yüzü, dur dedi!

Haberlerin, maç skorlarının, hava durumlarının altında akan bir rakam olursun, dur! Ben kızımı bir gibi büyüttüm, bir gibi dik! Belirsiz bir rakama dönüşsün diye mi büyüttüm?

O gece babasını son kez dinledi.  Sözlerini dinledi ama sözünü dinlemedi.

Kararını vermişti, gitti.

İstanbul’da bir gazetede çalışmaya başladı. Üçüncü sayfa haberlerini birinci sayfa haberi yapan gazetelerden değildi. Orada çaycı olmak bile tehlikeliydi;  çalışanların çay içmeleri bile tehlikeydi.          

Haftada bir gazetedeki bir haberin köşesinde küçük bir fotoğrafın yanındaki  isimdi ablası, ismin hallerinin en güzeli, en yalın hali. İnanmak.

Ve bir gün, Medeni’ye de gel dedi. Yanıma gel.

Gül, o gün Medeni’nin yüzünde açtı. Kendinden uzaklara varmanın umudunu ilk kez o gün taşıdı.

Ama babası, ezberlenmiş gibi, dur dedi, ilkinden birikmiş hıncıyla, kapıyı suratına çarpmıştı.

Medeni’nin yüzünden düşen bin parçaydı.

Birinci parçanın ismi öfkeydi. Ablası kelime kelime biriktirebilsin hayatını diye, bu işportanın camına soğuk gecelerde nefesinin buğusuyla yazmamış mıydı? Çalışmalısın! Demek şimdi gitmeye herkesten çok hakkı vardı.

İkinci parçanın ismi şanstı. İçindekileri biliyordu, kendine henüz geç kalmadığının farkındaydı, şansı olsa okumaya bugün başlardı, okursa hayatın canını bile okurdu!

Üçüncü parçanın ismi hiçti. Ablası her gün bir dili çoğaltırken burada çoğalan hiçbir şey yoktu. Medeni’nin dünyasında bunlar bir hiçti, babası kuyu gibi kördü.

Sayıla sayıla bitmeyecek parçaları birleştirmeye geliyorum abla, demek istedi.

Hem artık ben de gökyüzüne yakın tarafta yatmak istiyorum!

Kulüp Matiz’den yaklaşan ayak seslerini duydu. Sığamadığı dünyaya bir anda geri döndü.

Beyaz gömlekli adamlar, sıktıkları parfümle ağırlaşmış kadınlar birazdan damlarlardı. Henüz ağızlarındakileri yutmadan Mardinli misin diye sormaya, yediklerinin sayısıyla övünmeye,  torbaya limon atmayı unutma demeye gelirlerdi.

Geliyorlardı.Aralarında Taylan da vardı.

Bir hafta boyunca öfkeli bir suratla inşaat firmasında emirler yağdırmış Taylan ve arkadaşları. Öğlene  kadar yazlık evin havuzunda  güneşlenmiş, eve çıkıp  gramafona Tom Waits koymuş,  üzerine kokain dökmüş, mekanizma dönerken burunlarını yanaştırmış, bir kaç laynla diş etlerini sıvazlamışlardı. Aynı anda ayılacaklardı, çünkü sanki aynı bedende yaşıyorlardı.

– Eve gidip, Kayıp Otobanı bir daha mı izlesek, ben tam çözemedim mevzuyu.

– Boku çıkar be boşversene!

Taylan’a babasından miras, bir inşaat firması bir de alaycılık kalmıştı. İkisini de yiyip bitirmek için uğraşmış, inşaat firmasından gelenlerin bir kısmını yemiş ama bitirememiş, alaycılığından kurtulmak için kendisini yemiş ve bitirebilmişti.

-Ben kaçar gençler.

Gençler diyordu ama genç değillerdi artık. Kaçmak diyordu, gerçekten hayatındaki her şeyden kaçmıştı Taylan.

–  Yarın haberleşiriz.

Tek başına yürümeye başladı. Her şeye gülme hissi içindeydi.

Kusacak gibi oldu ama yutkundu, engelledi. Kussa tüm hayatı ağzından çıkıp yere serilecekti.

İçinden tek hayali alınmış bütün hayatı.

Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları’nı okuduğunda on altı yaşındaydı. İşte demişti, aradığım edebiyat bu. O kadar inanmıştı ki o kitaba, arkadaşları güneşli sofralarda rakı masaları kurup, Sabahattin Ali’nin esrarlı cinayeti üzerine tartışırken, o köşe başlarında esrarla başka bir cinayet işliyordu. Yavaş yavaş kendini öldürüyordu,  çünkü o tek kitap onu haklı çıkarıyordu.

İstediği kadar içebilir, dağıtabilirdi. Ne fark ederdi?

O da Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları gibi bir kitap yazacaktı nasılsa. İsmi belki

Köprüaltı Müptezelleri olurdu, ya da O Gecenin Esrarı. Kafasında kelimeler döndükçe

heyecanlanıyor, yaşadığı her şeyin kitap için bir malzeme olduğunu düşünüyordu. Babasına benzemek zorunda kalmayacak bir kısa yolu bulmuştu ve onun gözünde kendisi dışında herkes kısa çöpü çekmişti.

Yazmaya sıra gelmemişti, yaşamaya devam etmeliydi.

Taylan bedenini bir deneme tahtasına çevirmekten çekinmedi. Sigaralar, kokaine, cinselliği acı ile besleme fikri eş değiştirmeye dönüştüğünde, o çok sevdiği kitabın yazarı Thomes De Quincey’i hatırlıyor ve yazarın tiryakilik dediği o yaşantıyı deneyimlediğini düşünüyordu.

Ve bir gece hazır hissetti, yazmaya.

Masanın başına geçti, kokuyu bastıracak bir tütsü yaktı, ellerinin titremesini durduramadan yazmaya başladı. Dünyanın tüm güzel kelimeleri kendisine sanki o anda uyandı. Cümleler kağıda dökülürken, ne zaman uykuya yattığını hatırlayamadı.

Ertesi sabah yüzünü bile yıkamadan masa başına koştu. Yazdıklarını okudu.

Bir aşk şiiri yazmıştı. Aşıklardan birinin ismi Taylan, diğerinin ki Esrar’dı.

Duyguları sünger gibi çekmeyi başarmış ama beyni süngerleşmişti. Yazma krizi zannettiği şey, uyuşturucunun yarattığı duygu dalgalanmalarından öteye gidememişti. Kelime haznesi yetersizdi, cümleleri tekrardı, fikirleri hebaydı, hislerinin tam tersi yazdıkları sıradandı.

Kitapta geçmesini planladığı itirafı kendisine fısıldadı;

Bir İngiliz Afyon Tiryakisi’ne İnananın İtirafları bir,

-Hayatta tek hayalini kaybettin, bir taneydi o da başlamadan bitti. Bittin!

Bir İngiliz Afyon Tiryakisi’ne İnananın İtirafları iki,

-Thomes De Quincey’yi götünden anladın!

Bir İngiliz Afyon Tiryakisi’ne İnananın İtirafları üç,

-Kendine karşı kaybettiğin savaşı, baban kazandı!

Birkaç hafta sonra babasının inşaat şirketinde, çalışanların içlerinden ezik, dışlarından bey dedikleri yaşantısını kabullenmek zorunda kaldı. Kendisine benzeyen arkadaşlar edindi.

Sonunda buraya kadar vardı, Medeni’nin işportasının önüne kadar.

Tezgaha yaklaştı.

Midyeleri tırnaklarının arasını acıta acıta yedi. Arada kafasını kaldırarak yuttuğu midyeleri genzinden akıttı, gökyüzündeki yıldızları değil, yediklerini saydı. Midye kabuklarının bir kısmını tezgahın köşesine, bir kısmını çöp tenekesine attı.

Medeni; Taylan’ın uzattığı parayı, önündeki kanguru cebine koyarken, sen saydıysan tamamdır abi dedi. Taylan gözlerini Medeni’ye dikti.

-Sence ben iyi biri miyim birader?

Bu gibi durumlarla pek çok kez karşılaşan Medeni, insanların da midyeler gibi kabuklarının soyulduğu durumlarla pek çok kez karşılaşmıştı.

Taylan’a verebileceği harbi, sahici, gerçekçi bir cevap aradı.

Tam gezici bir şövalye gibi cevap verecekti ki, uzun süredir tedavi gördüğü afyon tiryakiliğine daha fazla dayanamayan Taylan orada öldü.

Özgür KAYIM