* Okuyacağınız bölüm yazarın Nota Bene Yayınları’ndan 2015 yılında basılan “Lodos Çarpması” kitabında yer alan ‘Mevsim Kadar Sıcak Öpücükler” hikayesinden alınmıştır.

************

Mevsim Kadar Sıcak Öpücükler

 

14 Ağustos 1915

Sevgilim,

Uzun çok uzun mektuplar yaz bana, demiştin. Gördüğün gibi sözümü tutamıyorum. Cephede bulunduğum aylar boyunca benden tek satır haber alamadığını, çok meraklandığını tahmin edebiliyorum. Kızgın, kırgın ve endişeli olmalısın. O cehennemin içindeyken yazamazdım.  Satırlarından kan, gözyaşı, ölüm fışkıran bir mektubu okumak… Bir kez duydun mu bu cümleleri, unutman zor. Ağırlığı bir yumru olup oturacak boğazına. Okuyacakların seni daha çok korkutacak, telaşlandıracak. Hayır, bunu yapmayacağım. Neler diyorum?

İyiyim ben. Keşke bir yolu olsa da sana bu satırları yazdığım anda okuyabilsen. Kafanda birbiri ardına belirecek soruları anında cevaplasam. Bu imkânsız biliyorum. Sana cepheden ne kadar iyi, cesur ve gözüpek olduğumu yazamıyorum. Bu satırları okuduğunda nerede, nasıl olacağımı bilmiyorum ve korkuyorum. Korku ve dikkat dağınıklığı cephedeki askerin en büyük düşmanı, Türklerden bile kötücül, acımasız. Uzun, çok uzun mektuplar yazmamamın nedeni işte bu meleğim. Sana umut, iyilik dolu tek satır yazamayacağım kaygısı ve bunları dile getirirken içine düşmekten korktuğum zafiyet. Haksız değilmişim baksana. Bu satırları okuduğun gibi unut sevgilim. Yeni bir paragrafa başlıyorum, iyilik, güzellik umuduyla…

Sana bu satırları izin için geldiğim Tenedos’tan yazıyorum. İngilizlerin ve bizim kontrolümüz altında küçük, şirin bir Ege adası. Fransa’da cephedeki askerlere sekiz gün izin veriliyor. Bizim için de durum aynı. Sekiz günde Fransa’ya gidebilmek mümkün değil. Önce Toluon’a gitmek için sekiz gün lazım. Sonra Brezelle’e trenle  sekiz günde varılır ki bu da on gün eder. Bir o kadar da dönüş için gerektiğinden neredeyse bir ay izin almamız lazım. Görüyorsun ki bize iyi bakıyorlar ve biz de bir tür izin yapıyoruz. Mondros’tan geldiğim “Bon Voyage” gemisiyle dün akşam saat dokuzda Seddülbahir’den ayrıldık. Karartma altında iki saatlik yolculuktan sonra Tenedos’un küçük limanına yanaşıp taburumuza katılmak iki saatimizi aldı. Sabaha karşı ikide limandan ayrılarak şehri geçtik ve sırtımızda ağır teçhizatla yedi km daha yürüdük. Zira bizim üç numaralı kamp yüksek bir ovada kurulu, her yerden denize hâkim ve o ünlü Asya kıyıları mükemmel görünüyor.  Kampa sabaha karşı saat beş dolaylarında vardık. Çadırlarımıza yerleştik ve iki saat kadar kestirdik.

Güvende olduğuma inanmak zor. Gün boyu bir rüyada mıyım diye kendimi çimdikledim. Her an uyanacak ve kendimi yeniden siperde bulacakmışım gibi kaygılıydım. Ama buradayım işte, bu mavi göğün altında ve sana bu satırları yazıyorum. Burası sakin sevgilim, savaş karşı kıyıda. Yüzümü yalayan ılık meltem, kuşların kanat çırpıntıları, burnuma gelen dağ kekiği kokusu, başı boş dolaşan keçiler… Yorgunluktan gözlerim kapanıyor, uyku beni çağırıyor. Onun insaflı kollarına sığınacağım, olur da sana kavuşurum ümidiyle.

****************

17 Ağustos 1915

Cephede kendime yasakladığım hayalleri burada kurabiliyorum. Savaşın bittiğini, uzun, yorucu bir yolculuktan sonra sana kavuştuğum ânı, yüzüme değen yumuşak saçlarını, ellerini, içime çekeceğim teninin kokusunu, kırda uzun gezintilerimizi, birlikte yaşayacağımız evi… Bir korku oturuyor sonra, ya diyorum, öldüğüme inandıysa, beni unuttuysa… Yüreğim sıkışıyor. Sonra sıyrılıyorum bu yersiz korkudan. Kendimi adanın sıcaklığına, merhametine bırakıyorum.

Her gün, günde iki saat idman yaptırıyorlar ama bu idmandan çok bir gezinti havasında oluyor. Akşamları yüzmeye gidiyoruz. Konakladığımız yer denizden iki yüz metre uzaklıkta. Sonra tekrar gezinti yapıyoruz. İşte günlük çalışma bununla sınırlı. Ne yazık ki çabuk geçecek.

Birkaç gün sonra o cehenneme döneceğimizi unutmaya çalışıyoruz. Yatılı askeri okulda okuyan öğrenciler gibiyiz. Birbirimize kaba saba fıkralar anlatıyor ve kafayı çekme hayali kuruyoruz. Tenedos’a ilk geldiğimiz gün ailesine kartpostal gönderen Marsilya’lı Jean, yirmi üçüncü doğum gününde onun şerefine pahalısından bir şişe şarap açmalarını ve hep birlikte kadeh kaldırmalarını yazdı. Bunu en neşeli hâliyle anlatırken hepimizin keyfi kaçtı. Luc (karısı hamile), bebeğini belki göremeyeceğini düşünüp ağlamaya başladı. Burada ne işimiz olduğunu düşünmeye başladım. Sana çılgınca gelecek belki ama kaçmayı bile düşünüyorum. Adada saklanacak bir yer bulursam deneyeceğimden hiç kuşkun olmasın. Umarım bunu içtenlikle itiraf ettiğim için beni ödlek bir tavuk olarak görmezsin.

Dün adada ilk kez şarap bulduk. Zavallı Jean. İki gün önce cepheye geri döndü. Yirmi dördüncü yaşında Fransa’da hep birlikte şarap içeceğimize söz verdik. Hepimiz verdiğimiz söze inanmış göründük. Jean Paul (gerçek bir iyimser), “Beyler biz Kanlısırt’tan canlı kurtulduk, ölüme meydan okuduk,” diyor. Belki de haklıdır. Gerçekten Madeira’ya benzeyen beyaz şarap biraz pahalı. Aramızda para topladık. Herkes cebinden 6-8 kuruş çıkarttı. 3-4 litre şarap aldık. Açık havada yıldızların altında içtik. İçtiğim en lezzetli şarap olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Alkol tüketmemiz yasak ama kimin umurunda. Siperlerin dışında bir yaşamı tekrar görebilmenin ne kadar iyi olduğunu bilebilseydin! Bozulmaya başlamış ceset kokularını teneffüs etmiyor ve özellikle de cesedinin üzerinde böceklerin vızıldadığı bir arkadaşının üzerinde uyuyakalmıyorsun. Birkaç gün sonra o cehenneme geri dönmek zorunda kalmak. Ah Tanrım! Bu acıya birkaç litre şarap içerek dayanabiliyor insan, ancak o zaman unutabiliyor. Yunanlı tüccarlar fırsatçı. Fransa’da yüzüne dönüp bakmayacağımız şarapları fahiş fiyatlara satmaya çalışıyorlar. Bazen biz onları lafa tutarken Jean Paul, birkaç şişe şarabı ceketinin içine yerleştiriyor. Onların fırsatçılığı yanında hiçbirimiz bunu hırsızlık olarak görmüyoruz, vicdanımız sızlamıyor. Bizim çalınan gençliğimiz, uzuvlarımızın yanında birkaç şişe şarabın lafı mı olur? Böyle dedim diye sakın elimi, kolumu, gözümü kaybettiğimi, revirde yattığımı düşünme. Sağlıklıyım, şimdilik…

Askeri kamp adanın batısında. Limana yedi sekiz kilometre uzaklıkta. Sadece sağlık biriminde çalışanlar ve hava üssündekiler merkezde kalabiliyor. Merkeze gitmemiz yasak, ancak şarap içmek, kartpostal almak, yazdıklarımızı postalamak ve aylaklık ederek küçük çarşıda dolanmak için birkaç defa bu yasağı deldik. İlk defa muhteşem başörtüleriyle erkekler eşliğinde gezen kadınlar gördüm ve inan ki, biz geçerken diğer tarafa doğru bakıyorlardı. Bekâr ya da evli bir kadın yanında bir erkek olmadan sokağa çıkamıyormuş. Düşünebiliyor musun? Erkek anneleri, hamamda oğullarına evlenecek kız bakıyorlarmış. O hamamlardan birine girmek ve günlerce resmetmek isterdim. Yüksek kubbeli hamam, mermer zemin, kurnalar, tahta takunyalar, peştamala sarınmış yarı çıplak kadınlar, memeleri yeni kabaran kızlar; omuzlarına salınan belikleri, sıcaktan ve utançtan pembeleşen yanakları… Atölyeme geri dönmek, günlerce uyumadan çizmek, sadece çizmek istiyorum, benliğimi, savaştığımı, yanımda ölen arkadaşlarımın üzerine kustuğumu, şişen bedenlerini unutana, tüm anılar silinip gidene kadar çizmek… Eğer bir Tanrı varsa öldüğümde beni yanına almasın. Sınırsız tuval, yağlı boya tüpleri, fırçalar ve şarapla beni günbatımında Polente burnunda unutsun. Sonsuza kadar……

*Metinde italikle yazılan bölümler, “Burası Sakin Karşı Kıyıda Cephe Var” sergisinde yer alan, Fransız askerlerin ailelerine yazdığı kartpostallardan, küçük hitap değişiklikleri dışında aynen  alınmıştır.

Sergi, Osmanlı donanmasının 18 Mart 1915’teki Çanakkale zaferinin ardından Gelibolu Yarımadası’nda savaşan Fransız askerlerinin dinlenme bölgesi olarak konuşlandıkları Bozcaada’dan gönderdikleri kartpostallardan oluşuyor. Sergide yer alan kartpostallar, Bozcaada Yerel Tarih Araştırma Merkezi kurucusu Hakan Gürüney’in özel koleksiyonuna aittir.

Tuğba GÜRBÜZ