Hey! Martı kardeş, tanıdım seni sivri gagandan, sen balıklarımı avlayan, martı sürüsünün başısın. Perde ayaklarını indir, arkadaşlarını da al gel.

– Hayrola? Ne zamandır, nehirler martılara seslenir oldu?

– Güzel siroz balıklarım var, sevdiğin gibi beyaz pullulardan. Haydi, in aşağıya.

– Tersine aktığın söylenirdi de asi ve deli olduğun söylenmezdi, şaşırdım bu işe.

– Amma da nazlandın, karnını doyuracaksın, söz hızlı akmayacağım, rengimi de berraklaştıracağım, sirozları net görürsün, çağır arkadaşlarını, Luda gelir şimdi.

–  Luda da kim? Oyun mu oynuyorsun nehir?

– Belki bir gün hikâyesini anlatırım sana, ama senin tek derdin miden, hüzün yaramaz belki gagana, vakit kaybetme Luda sizi görünce mutlu oluyor.

– Deli nehir, bekle geliyoruz.

Martılara seslendim. İlk defa çağırdım onları; gerekirse güneşe, bulutlara, karıncalara,  ağaçlara da seslenirim. Yeter ki Luda’nın yüzü gülsün biraz. Suriye’den bu yana sürüyor arkadaşlığımız. Çok dostum, arkadaşım vardır; çok da düşmanım. Kimi yüzmeye gelir, kimi derdini anlatmaya, kimi kitap okumaya, kimi de çöplerini atmaya, insanoğlu işte maksadını kestiremiyorsun. Yaşım çok, şurada duran çınar ağacından bile yaşlıyım ben. Çok insan tanıdım, dinledim ama onun yeri başka.  Hah geliyor işte! Gözlerinin altı mor mu? Ağladı mı yoksa? Diyalize girdi belki de… Ah çocuk!

“Asi nasılsın bugün? Ben bugün biraz daha kötüyüm, annemin yüzünü unutuyorum galiba, sen hatırlıyor musun? Suriye’de de kıyına gelirdik, pötikareli kırmızı masa örtümüzü yere serer, piknik sepetimizi çıkarırdık arabadan. Annemin muhteşem kurabiyesinin kokusu her yanı sarardı, şarkılar söylerdik sana, “bir ki üç, bir ki üç” ya annemle babamın adımlarını hatırlıyor musun? Kimsenin görmediği tenhalarında vals yaparlardı. Saçlarını anımsıyorum ama tülbendinin altından görünen iki sarı örgüsünü… Resmi de yok ki, hepsi yandı. Hep aynı şeyleri anlatıyorum sana, sende sıkıldın mı benden? Senden başka arkadaşım yok, okulda herkes dışlıyor beni, oyunlara almıyorlar, yurduna git, evine git diyorlar. Benim evim yok ki. Sen duydun bombaları, evimizi yerle bir ettiler Herkes öldü; annem, kardeşim, anneannem, herkes… Keşke ben de ölseydim… Okulda en sevdiğim seçmeli Türkçe  dersinde olmasaydım. Hem babama da yük olmazdım. Babalar ağlamaz değil mi? Benimki gizli gizli ağlıyor. Beni tedavi ettirebilmek için çok çalışıyor. Geçen gün okulda ilk defa beni oyuna aldılar, istop oynuyorduk, tam Can’ın ismini söyleyip topu atacaktım ki havaya, bayılmışım. Hastanede babam, gözlerimi açtığımda başucumda yine ağlıyordu. Diş doktoru aslında o, anlatmıştım değil mi? Yoksa annem mi anlattı? Şimdi garsonluk yapıyor ama, iki yıldır, ‘Allah Razı olsun’. Bir müşterisi hikâyesini dinlemiş, üzülmüş haline, arkadaşının kliniğinde iş verdiler, parası biraz az ama olsun, babam kendi mesleğini yapacak diye çok mutlu. Ben yaşarsam öğretmen olacağım, ‘Türkçe Öğretmeni’ , öğretmenim iyi kompozisyon yazdığımı söylüyor.”

– Luda, Luda! Neredesin kızım?

– Buradayım baba, martıları izliyorum.

– Ah senin bu Asi merakın, bak üşümüşsün.

– Üşümedim baba.

– Amcanla, Jasmin ablana da haber vermemişsin, merak etmişler.

– Özür dilerim baba.

– Güzel yavrum benim, hadi gidelim, bir şeyler yemen gerek.

– Görüşürüz Asi.

Güle güle demek istedim ama henüz insanoğlu ile iletişim kurabileceğim bir dil geliştiremedim. Şu martı da tuhaf tuhaf bakıyor bana, nehirsem duygularım olamaz mı? Karnın doydu işte, çek git, yalnız bırak beni. Ah Luda! Her gün gelir. Şuracıkta, yeşil bacalı gecekonduda oturuyor. Keşke biri çöp yerine bebek atsa bana, Luda’nın önüne çıkarsam, sürekli bebek sayıklıyor ama bir gün bile elinde görmedim… Hadi Asi, toparla kendini, hızlıca ak yine, tersine aktığını düşünsünler.

İşim gücüm onu düşünmek. Bugün gecikti mesela, yine bayıldı mı, acaba? Martılar da yok ortada. Dün sirozlarımı yediler tabi, karınları tıka basa tok. Miskinlik yapıyorlardır, bir köşede. Senin ki de zor iş nehir. Ne ağıtlara, acılara, mutluluklara tanık oldun. Ülkeler dolaşıyorsun, bir uçtan bir uca. Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe fısıltılar dinliyorsun. Güçlü ol ki Luda’ya da güç ver. İşte geliyor salına salına küçük arkadaşım.

“Asi, biliyor musun? Jasmin ablam ve amcam artık bizimle yaşayacak. Amcam iş bulunca, yengemle kuzenlerimde gelecek. Jasmin ablamın annesi var, kardeşleri var, böbrekleri var… Her şeyi var anlayacağın. Benimse bir tek babam var, ölürsem o da yalnız kalır. Annemi görmek istiyorum ama yaşamak da istiyorum. Koşmak, oynamak, şarkı söylemek, bez bir bebek istiyorum; Suriye’deki evimdekilere benzeyen. Bazen koca kızsın diyorlar, bazen de küçüksün. Biliyor musun? O kadar da küçük değilim, on iki yaş büyük bir yaş bence, mesela yumurta kırabiliyorum, makarna da yapabiliyorum, büyüğüm ben. Bak şimdi sana bir sır vereceğim, iyi dinle, dün gece çişim geldi. Babam ve amcam mutfakta konuşuyorlardı, duydum. Tüm ailedekilere test yapmışlar. Birisinin böbreği uyarsa belki yaşayacakmışım ama para lazımmış. Bizim paramız yok ki Asi. Nasıl olacak bu iş sence?  Eyvah! Saati unuttum, kızacaklar eve gideyim, babam belki sıcak ekmek almıştır, fırından.”

Günler geçer, akar dururum. Luda ‘insan sevgisi’ demekmiş. Ben de yeni öğrendim, Luda’nın babasından. O da dert ortağı yaptı beni, sabahları işe gitmeden gelir, kimse görsün istemez gözyaşlarını. Amcasının böbreği uymuş miniğe, çalıştığı kliniğin sahibi de yardım kampanyası başlatmış. Belki de kurtulacak Luda, “Adı gibi, sevgi dolu çocuk”. Benim sularıma gömülü bozuk paralarda var,  ah ellerim olsaydı! Zavallı adam, gökyüzüne bakarak: “Allahım, ne çok can kaybettim, her şeyimi kaybettim, yalvarıyorum kızımı bana bağışla.” demişti.

İşte o gün çok hızlı aktım, nehirlerin psikolojisi bozulur mu, bozuldu işte. Bugün daha iyiyim, hava güneşli, bulutlar daha bir beyaz, martılar ben çağırmadan üşüştüler başıma, güzel bir gün olacak galiba, işte Luda da göründü, çöktü yanı başıma.

“Asi, bak ben geldim. Bugün hava ne kadar güzel değil mi? Hiç üşütmüyor.”

– Luda, Luda kızım.

– Buradayım babacığım.

– Başka nerede olabilirsin.

– Erken geldin, daha akşam olmadı ki baba.

– Erken geldim Luda, çünkü sana harika haberim ve seveceğin bir de hediyem var.

– Hımm. Çok merak ettim baba ikisini de.

– Amcanın böbreği sana uyum sağladı, nakil yapılabilecek. Dünya’da hala iyi insanlar var, onlar da ameliyat ve tedavi paranı karşılayacak. Kurtulacaksın kızım.

– Gerçekten mi baba, iyileşecek miyim?

– Evet kızım, iyileşeceksin, yaşayacak, koşacak, öğretmen olacaksın…

– Yaşasınnnnnnnnnn!… Baba, arkanda sakladığını da çıkar artık, onu da çok merak ettim.

– Aç bakalım beğenecek misin?

– İnanamıyorum! Bebeğim! Annemin doğum günümde aldığının aynısı nasıl buldun? Çok özlemiştim onu.

– Senin için herşeyi yapar ve bulurum kızım, sen benim tek varlığımsın.

– Çok mutluyum baba.

Baba kız, sarıldılar, kahkaha attılar, şarkı söylediler. Sonra arkalarını döndüler bana, unuttular beni orada, tabi bu kadar sevindirici habere, gelir mi akıllarına Nehir. Ama olsun, Luda şimdi mutlu. Belki bir müddet gelemeyecek beni görmeye ama biliyorum sonra koşa koşa gelecek…

Sen, Martı kardeş, en sivri gagalı olan; sen yine niye tuhaf tuhaf bakıyorsun? Hiç mi mutlu nehir görmedin?

Nurten K. TOSUN