*Okuyacağınız bölüm yazarın Dedalus Kitap’tan 2017 yılında basılan “Elemge” sinden alıntıldır.

“Senin köpekler duruyor mu?”

Uraz dediğimi anlamamış gibi mal mal bakıyor yüzüme. Oysa tüm mevzu köpekler aslında.

“Cevap versene oğlum! Duruyor mu lan köpekler?”

“Duruyorlar abi.”

“İyi, hepsini keseceğiz onların.”

Fikret’in ordu dediği gruba giriyorum önce. Kimin ne yaptığı belli değil ama silah nedir, erketeye nasıl yatılır, hangi sokak hangisine bağlanır gibi temel bilgileri alıyorum. Sonra, adamlarım dediği ve ordunun koruduğu iç halkaya terfi ediyorum. İşte maaş artıyor, Fikret’in yerinde uyunuyor, ne bileyim meseleler biraz daha şahsileşiyor ve tabii yüzün tanınıyor. Sonra başka terfi yok. Yani var da, benim için yok. Sağ kol dediği mevki tek kişilik. Orada gözüm yok benim.

“Abi, öyle deme kurban olayım. Yapmayalım öyle. Gözünün nurunu yiyeyim. Hem onlar senin de sayılır abi. Kıyma garibanlara.”

Kıyamamak çok tuhaf şey, biliyor musun? Yani böyle basılacak bir damarının olması, öyle bir şeyin kalması çok fena. Ama ne yaparsan yap, illa oluyor bir açığın mecbur.

Bir akşam Fikret’in evdeyiz, öyle çorba içiyoruz sakin sakin. Nefer, diyor bizimki. Sanıyorum ki ekmek isteyecek, su koyduracak. Misket’i hallet, diye bitiriyor cümleyi. Sen hallet amcık diyemeyeceğim için, ne bok yedi ki abi diyorum. Kafasını çorbadan kaldırıp uzun uzun bakıyor sadece. O sırada sevmeyeceksin diyor aslında. Bak ben seviyor muyum, diyor. Üç gün sonra Misket’i soruyor tekrar. Gitti, diyorum. Yalan değil. Emri aldığımın sabahı fırlayıp yuvasını basıyorum çünkü. Eline tomarla para verip yok olmasını söylüyorum. Aklı varsa gitmiştir.

Böyle bazen, daha gençken tabii, her şeyi yoluna koymuş gibi, ne bileyim mesela, artık yuvarlanır gidermişsin gibi, her sorunu çözermişsin gibi geliyor. Nah çözüyorsun. Aylar sonra, sık sık uğradığım bir yerde, ara sıra takıldığım Nergis’leyim. Allah biliyor ya, telefonum çalana kadar aklımda ne Misket var ne bir şey. Duyduğum ses ağlarsa ağlayacağım, kızarsa susacağım, gülerse güleceğim tek ses. Oğlum, diyor babaannem. Gelme, diyor. Fikret’in sesini duyuyorum sonra. Bir çay içip gideceğiz diye bağırıyor arkadan pezevenk. Beklediği şey hâlâ ceset mi bilmiyorum ama yarı çıplak fırlıyorum evden.

“Oğlum, tutup da senin itleri kollayacak değiliz herhalde. Bilmiyormuş gibi yapma gözünü seveyim.”

Biliyor, çünkü o gün ilk Uraz’ın yerine gidiyorum Misket’i sormak için. Bir aydır ortalarda Görünmediğini öğrenince, üç kuruşa iki itini çıkarttırıyorum karanlık odalardan. Babaannemin arka bahçesindeki, gündüz gözüne asla, zorunda kalmadıkça pek kullanmadığımız tünelden hırıl hırıl sürünüyorum o itlerle. Bu sırada iki el silah sesi duyduğumu sanıyorum fakat ihtimal vermiyorum. Eve varır varmaz zincirlerinden salıyorum ikisini de. Beklemeye vakit yok, çünkü gürültü etmemek için eğitilmemiş bunlar. Birbirlerine çarpa çarpa salona koşarlarken bir el silah sesi daha duyuyorum. Bu sefer eminim, çünkü evin içinde atılan kurşun kulakta ve beyinde şüphesiz bir iz bırakıyor. Ben de silahımı çekip arkalarından dalarken bana doğrultulmuş bir namluyla frenliyorum. Ucundaki el çocukluğum kadar sıcak, yatağım kadar güvenli. Babaannemle göz göze geliyorum. Yanlış kapıya dayanıp zorla ölümüne girmiş Fikret. Kafamı kaldırınca eski toprakları görüyorum. Çoluk çocuk hep birlikte yerdeki iki adama ve köpeğe bakıyoruz. Aralarından biri tersliği anlamış, koşup diğerlerini fırlatmış yataklarından belli ki. Kırıp döküp dalmışlardır eve. Beni katilin mi edeceksin oğlum, diye bağırıyor sonunda babaannem. Sağıma soluma vuruyor kurban olduğum. Haklı. Bana verdikleri ilk ders, olay olabilecek eve ani girilmeyeceği. İkinci ders ise silah sesi duyunca çökmem gerektiği.

 

Henüz on üç yaşındayım. Babaannem mahallenin yaşlı toplarını eve doldurmuş. Özünde hiçbir kan bağım bulunmayan Akif Dayı, Nazan Yenge, Kudsi Amca, Şerife Abla ve Feza Abi sedirlere kurulmuş çay içiyorlar. İki laklaktan sonra benimki dalıyor söze. “Bak gözümün nuru, senin için büyük hayalleri vardı ananla babanın. Allah taksiratlarını affetsin, görmek nasip değilmiş.” Ya acımızdan ya sıkıntısından, derin bir iç çekiyor. “Şimdi durumlar karışık.”

Okulu bırakacağım diye tutturuyorum o günlerde. Bırakıp da ne bok yiyeceğim, belli değil. Bana nasihat edecek, kızacak, bağıracak ve muhtemeldir biraz hırpalayacaklar. Ben lafın oralara gelmesini beklerken, Akif Dayı elini beline atıp silahını çıkarıyor. “Dayısının yeğeni, alıver bakayım şunu.” Bir dayının yeğenine verebileceği türlü hediyeden bunu seçiyor yaşlı adam. “Korkma toprağım, al hele.”

O gün almıyorum silahı. O zaman okuyacaksın, diyorlar. Ortası yok çünkü mahallede. Hatta tam olarak, oku da siktir git madem buralardan, diyor Nazan Yenge. Onun sözünü dinliyorum ama pek de toparlayamıyorum gerisini.

“Abi, ya da köpeklere dokunmasak da şey yapsak… Belki biraz bi şeyler verirsen bana. Ha abi?” Bizimkiler Fikret’i indirince Bekir gelip buluyor beni. Bak koçum, şimdi yok oluyorsun, diyor. Ama o piç kurusu gibi değil, hakikaten gitmemi istiyor. Biraz zaman alıyor akıl etmem ama beni o sıralar koruyacak, uzaklaştıracak ve karnımı doyuracak tek yeri buluyorum sonunda. Askere gidiyorum. Kuralar da iyi çıkıyor biliyor musun? Kimselerin bulamayacağı, orada olduğumu bilseler bile gelmeyecekleri, Allah’ın dahi unuttuğu yerlerde kalıyorum.

Geri dönünceye kadar duymuyorum Bekir’in hakkımda anlattığı hikâyeyi. Fikret Abi’yi korkusuzca tek kurşunla öldürdüğümü, Bekir’in tahta geçtiğini ve bulup Misket’i geberttiğini öğreniyorum. Raconlar kesilmiş, intikamlar alınmış ve ikimizin de namı alıp yürümüş yani. İyi, diyorum Allah için. Artık öyle birilerinin altında çalışacak durumda değilim zaten. Gidip görüyorum Bekir’i. Önce bir iki kıvırıyor ama anlıyor derdimi sonunda. Anlatıyoruz. Ayıptır söylemesi, ben biraz deli dönüyorum İstanbul’a. Helalleşip, Allah bizi karşılaştırmasın diyoruz. Karşılaştırıyor tabii ama her seferinde helalleşiyoruz Bekir’le.

Canan AKYÜZ