Sayıları her geçen gün artıyordu. Gözümün önünde zarifçe süzülüyorlar, yere konduklarında kanatlarını sıkıca bedenlerine yapıştırıp ince bir çizgi gibi durabiliyorlardı. İlk çıktıkları günü hatırlıyorum da; daha tek tüktüler ve ortalıkta meraklı meraklı dolaşıyor, kozadan yeni çıktıklarıı için pek çabuk yoruluyorlardı. Bir iki kanat çırptıktan sonra tavana, dolap kapaklarına, aynanın üzerine ve düz bulabildikleri bilumum yüzeylere yapışıp dinleniyorlardı.
İtiraf etmeliyim ki başlarda onları sempatik buluyordum, bana bir zararları yoktu. Uçup gideceklerini bendeki misafirliklerinin kalıcı olmadığını umuyordum.  Avizenin etrafında neşeyle dans edişleri,  birbirleriyle çarpışmadan ustaca uçup konmaları beni kendilerine hayran bırakıyordu. Onları seyrettiğim anlarda zihnimde hikayeler üretiyor, kendimi naif, romantik, tertemiz hissediyordum. Bunun beni diğer insanlardan farklı kıldığını düşünüp , erdemli olmanın üstünlüğü ile kibirleniyordum.
İşte sayılarının şaşırtıcı bir şekilde artması da tam bu günlere rastlamıştı. Onlara gösterdiğim hoşgörü ve misafirperverlik, yaşam konforlarını hayli iyileştirmiş, sunduğum özgürlük ikliminde gönüllerince çiftleşmişlerdi. Grup halinde uçtuklarında kareografi yapabilecek yeteneğe gelmiş, başlangıçtaki o çabucak yorulmaların yerini kıvrak manevralar ve keşfedilmemiş yeni yüzeylere konmanın heyecanı almıştı. Bir kaç hafta sonra hemen hemen her yeri istila etmişlerdi.
Kedi ise bu durumdan rahatsızdı, bütün gün tavana bakıyor, havaya boş patiler sallıyordu. En sonunda güve kelebeklerinin uçma yörüngelerine uygun daireler çizmekten yorulan başını bezginlikle yastığa dayayıp uyumaya çalışıyordu. Sinirlerinin bozuk olduğunu, oradan oraya yatırıp durduğu huzursuz kuyruğundan anlayabiliyordum. Tabi ona karşı da sorumluluklarım vardı. Aslına bakılacak olursa en kıdemlimiz kediydi. Ben bile ondan sonra yerleşmiştim. Evin asıl sahibi olan sevgilim herşeyi bana devredip Amerika’ya yerleşeli altı yıldan fazla oluyordu. O tarihten bu yana kediyle birlikte yaşıyorduk, eski sevgilimin bıraktığı düzeni hiç değiştirmemiştik, bardakları bile onun koyduğu sıraya uygun diziyordum. Kedinin maması, deterjan ve yumuşatıcının markası hatta  evde pişen yemekler bile hiç değişmemişti.
Bu ahengi bozan minik dostlarımla ilgili duygularım geçen günlerle birlikte yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Çok belli etmesem de  onları artık pek de sempatik bulmuyordum.  Bir kere çirkindiler, üzerlerinde hiç renk ya da desen yoktu. Sanki kelebek olmaya yaratılmış ama yarı yolda bırakılmış gibi bir halleri vardı. Bu acınası durumlarını tiksindirici buluyordum.  Nazlı nazlı süzülerek beni hayallere daldıran ilk türlerin aksine, yeni nesil olanları  atak ve agresif tavırlarıyla sinirimi bozuyorlardı. Evdeki yenebilecek her türlü malzemeye küçük dişleri ile saldırmaya başlamış, bütün tişörtlerimin üzerinde minik delikler oluşturmuşlardı. Aslında bunları yine de umursamazdım ama bardağı taşıran son damla, kedinin ölümüyle oldu. Sinirleri bir hayli yıpranmış olan kediye kumpas kurarak, açık pencere önünde yaptığı isabetsiz bir salvo ile dengesini kaybedip pencereden düşmesine neden olduklarında, dokuz canlı olduğu varsayılan kedinin biz tanışmazdan önce sekiz canını kullandığını anlamıştım.
Zavallıcığın kısa ama dokunaklı cenaze töreni; kapıcı, hayvansever bir komşu ve mahallenin meraklı çocukları eşliğinde yapılmış, ancak çevremizde park bulunmadığından Belgrad Ormanları civarında uygun bir alana gömülmüştü. Bu olay beni sandığımdan daha fazla etkilemişti. Dirlik düzen bozulmuştu, o gitmiş mama kabı ve kumu küçük tuvaletten ardiyeye dönüştürülmüş karanlık odada öksüz kalmıştı. Bu durum beni duygulandırıyor, kediyle mutabakat halinde olan hislerim, güve kelebeklerine karşı öç alma arzusuyla yanıp tutuşuyordu

Onlarsa hiç birşey olmamış gibi ortalıkta cirit atıyor, her geçen gün nüfuslarını daha da arttırıyorlardı. Bugüne kadar bir tanesine bir fiske vurmamıştım, ne de olsa canlıydılar ve herhangi bir canlının hayatına kastetmek bana uygun ve erdemli bir davranış değildi. Gece çok huzursuz uyudum, iyi bir plan yapmalıydım, artık bir arada yaşamamız mümkün değildi. İlk planım her güve kelebeğini büyükçe bir saklama kabı ile yakalayıp nazikçe doğaya bırakmaktı.  Saklama kabını bir elime kapağını diğer elime alarak uçan güveyi kabın içine doğru yaklaştırıp hızla kapağını örtüyor, sonrasında pencereden dışarı salıyordum.  Kısa bir denemeden sonra bunun mümkün olamayacağını anladım zira kabı açtığımda çoğu zaman  içerisinde doğaya salınabilecek bir kelebek olmuyordu. Bakımlı ve eğitimli güve kelebekleri çok hızlı hareket ediyorlar saklama kabı ile yakalanmıyorlardı. Onları cezbedecek mamaları pencere dışlarına kapı önlerine koyup barışçıl bir şekilde evi terketmelerini beklemek de bir çözüm olmadı. Onları göndermek için bulduğum yollar her geçen gün azalmakta güve kelebeklerinin sayısı ise tam tersi yönde artmaktaydı. Kedinin ölümü üzerinden haftalar geçmiş olmasına rağmen onun katline sebep olanlarla aynı çatı altında yaşamak beni sinirlendiriyordu. Bunları düşündüğüm günlerden birinde önümden yavaşça geçmekte olan büyük olasılıkla yaşlı bir güve kelebeğini iki elim arasında şaplatarak hayatına son verdim. Avuçlarımdan birinin içinde kahverengi küle benzer bir leke diğerindeyse patates baskısı gibi kanatlarının kırıntıları kalmıştı. Cansız gövdesi parkeye ayaklarımın dibine düşüvermişti. Bir süre kımıldamadan öylece kaldım, pişmanlık ve suçluluk duygularının gelmesini beklerken başımı kaldırıp ellerimi sabunladım. Ancak her iki duygu da bana gelmedi, tersine büyük bir iç huzuru hissediyordum.  Sonrasında diğer şaplaklar birbirini izledi.Onlar çevikti ama ben de çevikleşmeye başlamıştım, karşılıklı olarak stratejiler geliştiriyorduk, mesela ben vurmayacakmış gibi yapıp aniden vuruyordum. Onlar da ölü taklidi yapıp ben uzaklaşınca uçmaya başlıyorlardı. İki gün içinde parkenin üzeri kara bir örtü ile kaplanmıştı sanki, yerdeki birikintiyi süpürmüyor, savaş ganimeti gibi ortada bırakıp düşmanımı moralman çökertmek için kullanmayı tercih ediyordum. Kızaran ellerimi geceleri lavanta yağı ile ovup ertesi güne hazırlıyordum. Bir sürüsünü öldürmekle birlikte hala hatırı sayılır bir kısım evdeki varlığını sürdürmekteydi, ancak o şımarık, ferah ve mutlu günleri geride kalmıştı. Yeni çıkan güve kelebeklerinin yaşanan bu stres nedeniyle genetik olarak bozulduğunu ve daha zayıf bir moralle dünyaya gelerek kolayca avlandığını da keşfetmiştim.
Olağanüstü bir deneyim elde ediyordum, gücümü hergün defalarca kendime ve dünyaya kanıtlayıp duruyordum. Bu sefil hayvanların kısacık değersiz hayatları -ki artık böyle düşünüyordum- benim şu iki elim arasındaydı. Bazen öldürebilecekken öldürmüyor alicenaplık yapıp hayatlarını bağışlıyordum.  Üstelik bundan yoğun bir haz duyuyordum. İktidar müthiş bir duyguydu, başımı döndürüyordu. Bir süre sonra evde tamamen bitmelerinden korkmaya başlamıştım. İktidarımı kaybetmek istemiyordum,   gücümü üstünde kullanacağım canlılara ihtiyaç duyuyordum.

İşte bu sebeple aklıma harika bir fikir geldi, ayrı bir odada güve kelebeği üretmeye başladım, belli bir seviyede çoğaldıklarında kapıyı açıp kontollü bir şekilde onları diğer kurbanların yanına salıveriyordum. Ellerim şaplak atmaktan iyice acımaya başladığından farklı yöntemler de geliştirdim. Üzerlerinde değişik şeyler deniyordum. Örneğin onları cam kavanozlara koyuyor yemek ve hava olmadan ne kadar süre dayandıklarını kavanozlar üzerine not ediyordum. Bir başka gün kavanoz içine örümcek atıp karşılıklı kapışmalarını izliyor, kendimce bahisler oynuyordum. Bazılarını gazla öldürdüm, yaktıklarım da oldu. Yakalayıp kanatlarını yolduklarım, alkole, suya, zeytinyağına batırdıklarım asite attıklarım da oldu.

Güve kelebekleri ile oynadığım oyunlar beni onlarla öylesine içli dışlı yaptı ki, tuhaf gelecek belki, artık zihinlerini okuyabiliyorum.  Hepsi de benden delicesesine korkuyorlar ama aynı zamanda bana tapıyorlar. Onların kralı, efendisi benim. O kadar keyifliyim ki…  Kendime kocaman sütlü bir kahve yapıp  balkonda kahvemi yudumluyorum. Erken bahar güneşi gözlerimi kamaştırıyor… Yan komşu hayvansever kadın pencerenin önüne kuşlar için yem koyuyor.  “Merhaba” diye sesleniyorum. Kadın elini güneşten kamaşan gözlerine siper ederek bana gülümsüyor. Öyle salak ki suratı… “Merhaba! En son kedinizin cenazesinde görüşmüştük, alışabildiniz mi?” diye soruyor. “Neye?” diyorum, “kedisiz bir hayata” diyor. “İnsan her duruma alışıyor” diyorum mazlum bir sesle. Ah işte yine o erdemli tavrım, nasıl da sahneye çıkıveriyor. Yalancıktan da olsa tadını çıkarıyorum. “Sizinki nasıl oldu? O gün konuşmuştuk, biraz hasta demiştiniz.” “Yok” diyor, “Meğer hamileymiş bizim kız, veterinere götürünce anlaşıldı.”
“Aa öyle mi?” diyorum sahte bir ilgiyle. Kadın birden aklına birşey gelmiş gibi heyecanlanıyor. “Bakın ne diyeceğim? Neden bizim kızın yavrularından birini sahiplenmeyesiniz? Kediniz yeni öldü, eviniz ıssız kalmıştır, sizin için iyi olmaz mıydı?”
Gözümün önünde aniden bir ışık çakıyor, kalbim hızla atmaya başlıyor. Sesimin titremesine engel olmaya çalışarak “Bilmem ki?” diyorum çok gönüllü görünmek istemeyerek. Gözlerimin önünde beliren minik kedi hayaline büyülenmiş gibi bakıyorum. Yanına bir yavru daha ekliyorum ve bir tane daha ve bir tane daha ve bir…

 

Oya DENİZYARAN