Anılar Neden Tutkulu İnsanların Kalplerinde Aranır?

Herhangi bir konuda tercih edilen güncel akımın tanımını yaparken hep “Moda” ifadesini kullanırız. Bir zamanlar İstanbul’un en gözde semti olan Moda da adını bu tanımdan mı almıştır bilmem ama, içinde barındırdığı benim gibi meraklılarının bakmadan geçemediği onlarca antikacı dükkanına rağmen, modası geçmemiş bir semttir Moda.

Eski adıyla Kadıköy Maarif’ te okuyan kızlarım sayesinde yedi yıldır Moda’nın tadını çıkarıyorum. Onların okuldan erken alınmaları gereken günler, benim için kışın Beyaz Köşk Pastanesi’nde Türk kahvesi, baharda Moda Çay Bahçesi’nde çay-simit keyfi demek oldu. Ama mevsim ister yaz, ister kış, isterse bahar olsun, sadakatle yaptığım ziyaretlerin başında hep antikacı dükkanları geldi. Bu antikacılar, benim gözümde iki temel guruba ayrılmışlardır: Birincisi; eski olan ne varsa dolduran ve bunların üzerindeki toz oranıyla eskiliğini ispatlamaya çalışan sıradan antika hurdacılar, İkincisi ise; özenle seçtikleri parçaların değerli olduklarını ispatlamak için üzerlerine  “toz kondurmayan” klas antikacılardır. Benim tercihim hep bu ikinci guruptaki antikacıları gezmek olmuştur. Her gün tozları alınsa da, pırıl pırıl cilalanmış olsalar da, yaşanmışlığın izlerinin asla silinmediği o nesnelere bakmak, izin verildiği ölçüde onlara dokunmak bana hep garip bir haz verir. Aslında buna haz demek ne kadar doğru olur bilmiyorum; çünkü asıl hissettiğim şey hüzün… Rahmetli anneannemin, eskilerden kalma herhangi bir şeyi eline aldığında içini çekerek söylediği bir sözü hatırlayarak adım atarım o dükkanlara: “ İnsan ömrünün şunlar kadar hükmü yok dünyada!”

Bu dükkanların çoğunun kapısında asılı olan çıngırağın sesinin yankısıyla oradaki tüm eşyaların ruhlarının uyandırıldığını düşünürüm. Ait oldukları sahiplerine tutunamamış olmanın mahzunluğuyla olduklarından daha da bir yaşlı gözükürler gözüme. Yaşlandıkça değerleri daha bir artar. Hele bir de artık üretilmiyorlarsa… İşte bu yüzden “Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı” diyen atalar, bizimle aynı fikirde olmayan, anılara saygı duymayan, sözün kısası  vefasız  atalardır bence.

Elden ele geçip, buralarda kıymetlerini bilecek yeni, belki de son sahiplerini bekleyen bu nesneler, bana genelevlerdeki kadınları da hatırlatır. Kaderlerinin yol haritalarına göre bu evlere uğramak zorunda kalan kadınların, bir insan olarak, antikacı dükkanındaki  bu nesnelerden daha şanssız olduklarını düşünürüm. Bir gün, kıymetlerini bilecek birileri gelip onları oralardan “kurtaramazsa”, yıllar geçip eskidikçe emeklerinin karşılığı da düşer… Yıllanmak onlara değer kaybettirir. Antikacı dükkanlarındaki düzenin tersine bir düzen işler oralarda.

Düşüncelerimin böylesine oradan oraya atlamasına, bu mekanların müdavimi olan minik bir pirenin beynimin içine sızarak  durmadan zıplaması mı ,  yoksa  bu dükkanların pek çoğunda olan dağınıklık mı yol açıyor bilemedim. Bildiğim bir şey var ki, aradığınız bir şeyi bulmak için her köşeyi gözlerinizle didiklemeniz gerektiğidir.

Dilleri olsa anlatacak ne renkli hikayeleri vardır kim bilir? Şu İngiliz Ellis Barker Silver Co. damgalı, kenar bordürleri kabartma işçilik ve çiçeklerle dekorlu gümüş kaplama metal tepsi üzerindeki incecik yeşil cam kadehlerin üzerindeki pembe-beyaz çiçekler, kim bilir kimlerin evlilik yıldönümlerine şahitlik yaptı? Kim bilir kaç dudak onlardan davetkar yudumlar aldı? Şu karşı duvarda asılı olan Roma rakamlı kocaman ceviz duvar saatinin dili olsa da söylese… Neden saat dörtte durdu? Ne olmuştu durduğu tarihte, saat dörtte, o evde? Bir bebek dünyaya “Merhaba” mı demişti, yoksa biri zamansız “Elveda” mı demişti de, geride bıraktığı sevdiği, o anı durdurarak, ona eşlik edemeyen ruhuna ceza mı vermek istemişti?

Saatin altında sağ taraftaki altın varaklı çerçevedeki nakışa ilişiyor gözüm. Kim bilir kim, muhtemelen bir gaz lambası ışığı altında, umutlarının rengarenk iplikleriyle hayallerini motif motif işlemişti? Yıllarca bir sehpanın veya bir masanın üstünde, abajur ayakları, çay fincanları, kahve fincanları altında ezilmekten eprimiş bir örtünün daha sonra  sağlam kısımları ile birlikte kesilerek, bir madalyon gibi bu çerçevenin içine girmesiyle, hak ettiği itibara belki daha yeni kavuşmuştu.

Dükkanda ilerlerken bir şeyleri kırıp dökmemek, anıları yuvasız bırakmamak  için azami dikkati gösteriyordum.  Dükkanın tam ortasındaki ceviz bir yemek masasının üstündeki  19.yy  Alman yapımı gümüş kaide üzerinde geyik ve ağaç dallarının taşıdığı kesme kristalden  jardinyerin içinde, buz gibi soğuk olduğu üzerindeki buğudan belli olan kırmızı üzüm salkımlarını gördüm. Dayanamayıp bir tane kopardım ve ağzıma attım; Tadı nefisti. Karşıda gördüğüm yazı masasına doğru seğirtirken, yolumun üstündeki 19.yy dan kalma, mineli makyaj aynasına bir göz attım. Lale ve karanfil motifleriyle bezenmiş, mine işlemeli hareketli büyücek oval bir aynaydı bu. Öylesine şıktı ki, aynada gördüğüm aksim “Sen bu aynaya yakışmıyorsun.” der gibiydi. Çok gücüme gitti. Hemen oracıktaki manken askının üzerine giydirilmiş olan 19.yy Osmanlı, pembe saten üzerine Dival işi altın iplikle zengin çiçek motifleriyle işli bindallı elbiseyi kaptığım gibi üzerime geçirdim. Bedeni tam bana göreydi. Aynadaki aksimin “İşte şimdi aynaya yakıştın.” dediğini duydum. Yirmi altı yıl önce, kına gecesi yapmam için ısrar eden annem geliverdi aklıma. “Ben tantana istemiyorum.” demiş, kadıncağızın hevesini kursağında bırakmıştım. Yıllar sonra eşin-dostun, hatta son zamanlarda kendi arkadaşlarımın kızlarının kına gecelerine katıldıkça, bir kız annesi için duygusal açıdan çok anlamlı bir gece olduğunu anladığımda artık çok geç olmuştu. Gözlerimi kapatıp, bu kaftanı geç de olsa annem için giydiğimi düşündüm. Gözlerimi tekrar açtığımda, askının yanında duran iki adet Fransız XVI. Louis stili, kısa ayaklı, yüksek kolçaklı kabartma rozatier ve palmetlerle dekorlu çiçek figürleriyle bezeli altın sıvama berjerlerin birinde oturan annem gülümseyerek ve beğeniyle bana bakıyordu. Bindallı elbiseyi dikkatlice üzerimden çıkarıp, askısına astım. Hafifçe okşarken içimden “İnşallah kızlarımdan hiç değilse biri tantanayı sever.” diye dua ettim.

Yanına gitmek üzere yola devam ettiğim yazı masasının önüne geldiğimde, elimi dokundurmaya kıyamadığım bir zarafetle karşı karşıya olduğumu gördüm. İnsanlık olarak, sadece bu zarafet için bile Kleopatra’ya bir teşekkür borcumuz olduğunu düşündüm. Öyle ya… Güzelliği ve bir o kadar da zulmüyle meşhur kraliçe Kleopatra, sarayı için şanına yaraşır bir süsleme yapılmasını emretmese, ismi meçhul Mısırlı bir zanaatkar ahşapla böyle şiirsel motifler yapmayı akıl etmeyecek ve dünya bugün “Marküteri” yi tanımayacaktı. Üstüne üstlük, Fransızlar da daha sonra bundan esinlenip, bu masada da kullanılan ve “Parküteri” denen süslemeyi bulamayacaklardı. Bu kadar uyumlu iki ahşap süsleme sanatı isminin ardından, anlamı alakasız olsa da aynı uyumu sürdüren “Şarküteri” kelimesi de aklıma gelince kendi kendime gülümsedim. Aslına bakılırsa çok da alakasız sayılmazdı. Malzemesi et değil, anılar olan bir şarküterideydim o anda.

Masanın önünde en az onun kadar zarif, sedef kakmalı harika bir maun sandalye vardı. Sağıma soluma bakıp, yalnız olduğumdan emin olduktan sonra, anıların sedef süslü kucağına oturuverdim. Çantamdan ayırmadığım küçük defterimi usulca az önce o “Dokunmaya kıyamadığım” masanın üstüne koydum. Son yazdığım sayfayı açtım. Bugünün tarihi olan 12.04.2014 ü boş olan ilk sayfaya kaydedip, aynı sayfaya” Bugün anılar şarküterisinde bir paket hüzün, iki paket huzur, üç paket merak, beş paket hayal için bir servet ödedim; ama hiç pişman değilim.” yazdım. Adımı ve telefon numaramı da ekleyip, kağıdı katladım ve parküteri  işçilikli torna ayak ve bronz giydirmeli 19.yy ‘a ait maun çalışma masasının minik çekmecesinin içine koydum. Çekmeceyi yavaşça kapatıp, sedef kakmalı sandalyeden kalktım. Kendimi yazdığı notu şişe içine koyup  denize atan bir hayalperest gibi hissettim. Sonucunu merakla bekleyeceğim bir maceram başlamıştı işte!

Bu kadar heyecanın üstüne bir kadeh şarap iyi giderdi doğrusu! O sırada gözüm duvardaki 24×33 cm boyutlarında olduğu yazılı “Osmanlı Derviş” isimli yağlıboya tabloya ilişti. Dhibert imzalı                ( Constantine ) yazılı tablodaki dervişin gözleri bana “Ne ayıp!” der gibi bakıyordu ya da bana öyle geldi. Dervişi görmezden gelip, az ilerdeki sehpanın üstünde duran, 20.yy Bohemia Moser imalatı mine işçilikle altın yaldız süslemeli gülkurusu renkli karaf içindeki kırmızı şaraptan, takımın kadehlerinden birine bir miktar şarap koyup yudumladım. Ağzımdaki buruk ama bir o kadar da şekerli tatla,  anıların sarhoşluğundan sıyrıldım.

Gözlerimi açtığımda bir anda etrafımdaki insanların endişeli yüzlerini gördüm. İçlerinden yalnızca birini tanıyordum. İçeri girdiğimde gülerek bana “Buyurun, hoş geldiniz” diyen antikacıydı o. Diğerlerini hiç görmemiştim. Ancak turuncu yeleklerinden anladığım kadarıyla özel sağlık ekibindenlerdi. “Ben özel sağlık ekibinden doktor Selçuk. Şimdi nasıl hissediyorsunuz kendinizi?” diye sordu içlerinden biri. “ Şekeriniz düşmüş olmalı. Yere düşerken başınızı şuradaki çini sobaya vurmuşsunuz. Bu yüzden biraz baygın kaldınız. Cüzdanınızdaki nottan hipogliseminiz olduğunu öğrenince biraz şekerli su içirdik size.” Zihnim açılmaya başlamıştı. Fildişi rengindeki çini sobayı gördüğümü hatırladım. En sevdiğim eski eşyalardan biriydi çini sobalar. Çocukluğumda Heybeliada’da oturan bir akrabamın evindeki fildişi renkli çini sobaya olan sevgimin bir uzantısı olsa gerek bu. Kullanıldığını hiç görmemiştim. Sadece evin süsüydü. Sobayı, onun sıcaklığını ve kendine has kokusunu çok seven biri olarak, ben onu hep yanarken, üzerindeki delikli nakışlardan da nar gibi alevin harika göründüğünü hayal ederdim. Bu yüzden antikacılarda gördüğüm çini sobaları, beni Heybeliada’da geçen günübirlik çocukluğuma götürürler. Bu seferki soba daha da etkileyiciydi ki beni çoooook daha farklı yerlere götürdü.

Etrafımdakilere gülümseyerek” Teşekkür ederim.” dedim ve koluma girenlerin yardımıyla ayağa kalktım. O anda üzerine düştüğüm halıyı fark ettim; 1900 başları ipek Hereke yazılı halıydı. Ama kimsenin bilmediği bir şey vardı; o benim uçan sihirli halımdı.

Serpil ŞENOL