Pompaya hiddetle ve çokça bastığımdan olacak, zaten azalmış olan damacanadaki su, artık pompaya gelmiyordu ve o üzücü sesi duydum. Bu ses dipte kalan sudan bana artık hayır gelmeyeceğini gösteriyordu. Yapılacak tek şey onu çıkarıp damacananın dibinde kalmış suyu bir sürahiye boşaltmaktı. İçimden kıs kıs güldüm. Yahu ben bunu yapar mıydım? Bendeki Oblomovluk buna müsaade etmezdi ki! Üstüme iyilik sağlık sözünü sırtıma bindirip, olası tüm atalet ve tembelliğimi de cebime koyup odama yollandım. Babamın duş aldığı banyonun önünden sessizce geçtim -olur ya benden rahatsız olur falan-. Yavaşça kapımı kapayıp  kasvetli odama göz attım. Bakışlarım, yatağım ile tozlu yazı masam arasında mekik dokumaya başladı. Odayı kasvet bürümüştü. Kâh karanlık dehlizlere dalıyor kâh demir parmaklıklar ardındaki küçücük hücrelerde dolaşıyordum. Sanırım, Dostoyevski’nin ‘’Yer Altından Notlar’’ını benim odamı düşleyerek yazdığını düşünecek kadar kaçıktım! Bu kasvet ve havasızlığın sebebi Oblomovluğumdan ötürü pencereye uzanıp açamayışımdı. Oblomovluğum demişken, Kafkalığımı da göz ardı etmeyelim. Kendime her iki karakteri de yakıştırmak pek hoşuma gidiyordu. Öyle ki, ara sıra onları karşıma alıp konuşma fikri benzersiz bir delilik gibi geliyordu. Tabi gerçekte Kafka’ya ‘’Bak ben de babama mektuplar yazıyorum sevgili Franz; ama gönderemiyorum, kendisi yan odada.’’ diyemezdim. Korku ve heyecandan küçük dilimi yutardım. Ama yine de yerli Kafka olduğuma inandırmıştım kendimi. Böyle büyük bir yazarla kendimi eş tutma küstahlığı da gösteriyordum, ne büyük cesaret!  Lakin  benim ne Max Brod gibi bir yakın arkadaşım vardı yazdıklarımı öldükten sonra yayınlayacak, ne de bir Milenam vardı babama yazdıklarımdan bahsedebileceğim. Kısacası ben, yalnız bir Kafka’ydım.

Olsun, mektup yazdığım bir babam vardı en azından. Herrmann değil de Ertan’dı adı. Ne fark eder? Baba, baba değil midir? Nefes alacak yer bırakmadıktan sonra ha Herman, ha Ertan. Efkârlandım. Kafka olsaydı da, dertleşseydik, şöyle bir rakı sofrası kurardık, ‘’Peyniri kes Kafkacım!’’ derdim. Hatta Franzcım derdim, maksat samimiyeti artırmak. Tüm bu düşüncelerimi yeni aldığım Moleskine’ime kaydederken, babam homurtular eşliğinde duştan çıkıyordu. Güzel, yaşam belirtisi gösteriyordu, kasvet sevince döndü odada. Nedense küçüklüğümden beri banyoya kim girse düşüp başını fayansa çarpar diye korkar, banyodan çıktıklarını işitince bir oh çekerdim. Travma herhalde, kim bilir nerden kaldı. Kulağım babamdaydı; birazdan bornozuyla salona geçecek ve keyif purosu yakacaktı. İyice dikkat kesildim. Ve bingo! Çakmağın sesi buraya kadar gelmişti. İnceden bir gülümseme kondurdum yüzüme. ‘’Aman Allah’ım, ne kadar büyük bir zafer otuz yıllık bu ritüeli her defasında tahmin ettiğine sevinmek!’’ diye konuştu içimdeki o çok nadir de olsa aramıza katılan, mantıklı yanım. ‘’Lafı fazla uzatma, yazacaksan yaz, bak defterin soğuyor önünde!’’ diye de ekledi. Sahi ya, yemek misali, yazılmayı bekleyen defter de soğurdu elbet. Defterim daha fazla alınmasın, soğumasın diye üzerindeki tozları da alarak kapağını okşadım ve yazmaya devam ettim.

‘’Ben Erkan, annemin yokluğu, babamın emanetiyim. Bolluk içerisinde ne yapacağını şaşırmış bir sincap gibi oradan oraya koştururken, hayatta amacını bulamamış bir yazar müsveddesiydim. Giriştiğim hiçbir işi başaramadım. Asker emeklisi ve haliyle disiplinli bir babanın tonlarca para döktüğü yurt dışındaki o pahalı okullarda da tutunamadım. Ülkeme dönerken ceplerim boş, çantamsa karalama kâğıtlarla doluydu. Onlar da birkaç öykü ve roman denemesi ile üç beş deneme yazısından ibaretti.

Hiçbir zaman yayınlama zahmetine girişmedim. Dedim ya yerli Kafka’yım ben. Hayattayken beni sevmediler, değer vermediler öldükten sonra da versinler istemiyorum.” Son cümlemi yazarken babamın bağırmasıyla birden irkildim. Yazdığım ‘’istemiyorum’’ kelimesindeki y harfi titreme anına denk gelmiş olacak ki, aşağıya doğru kuyruk gibi uzamıştı. Hiçbir konuda bu kadar titiz değilimdir ancak harflerin yazımının hakkını vermek özel ilgi alanım. Bir yandan y’nin kuyruğunu silip düzeltirken bir yandan da babama kulak verdim. “Hilmi!” diye başladı cümleye. Savurduğu birkaç okkalı küfrü de katarak siyaset konuşmaya daldı ve hemen oracıkta, sinsice perdelerin arkasına gizlenmiş akıllı yanım yine benle konuşmaya başladı. ‘’Erkancığım, otuz yıllık babanın on beş senelik emeklilik geçmişinde, Hilmi amcanla girdiği siyasi münakaşalara neden bu kadar şaşırıp irkiliyorsun hala? Bak değdi mi şimdi y harfini düzeltmene? Biraz akıllı ol, gece gündüz demeden gördükleri bir haberle yahut öğrendikleri bir bilgiyle fütursuzca birbirini rahatsız eden yıllarca aynı mesleği yapan bu iki insan, şu çok hareketli hayatında seni bu kadar heyecanlandırmamalı.’’ dedi. Elbet benimle dalga geçiyordu. Aldırış etmedim. Fakat birden harika bir fikir geldi aklıma, neden isim bulmuyordum ki bu yanıma? Ya da iç sesime, ya da her neyse işte! Oğuz Atay gibi ben de ‘’Olric’’ mi deseydim acaba? ‘’Hayatın taklit olmuş oğlum!’’ dedi yine o ses. Bu kez tam cevap verecektim ki, aynadaki görüntüme takıldım, öyle ablak bir suratım vardı ki, neden bir Milena bulamadığımı anladım. Tabi ki üzülmedim, böyle önemli şeylere üzülmeyi uzun zaman önce bırakmıştım. Gereksiz şeylere üzülmek daha elzemdi benim için.

Babama yazdığım mektupta neden kendimi tanıttım bilmiyorum. Çok iyi anlaşmıyor olabilirdik ama bu, genlerime onun da katkısı olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. En azından babamdan bir parçayı içimde taşıdığımı ya da ne bileyim illaki benzer bir yanımızın olduğunu düşünüyorum. Hiç yoktan, kodlarımın yarısı ondan dedim ve derin bir oh çektim, en azından bilim bunu söylüyordu. Uzun yurt dışı maceram ve yıllarca okunan okullardan bilime dair aklımda kalan birkaç parçadan biri x kromozomu diğeri de y kromozomuydu. Babamın benden ümidi kesmesinin sebebini artık anlıyorum sanırım.  Hatta anlamaktan öte hak veriyorum. Ne de olsa kendisi çok iyi yetişmiş üst rütbeli bir askerdi. Oysa hep insanların kendilerinden bir parça buldukları kişiye ısındıklarını düşünürdüm. İnsan benzerini, yarası yarasına denk geleni severdi. Akıllı yanıma bunu tasdik ettirmek için seslendim ama beni duymadı, zaten böyle zamanlarda hep ortadan kaybolurdu, şerefsiz. Bir avucu bile doldurmayan akıl kırıntılarımı da sofra bezine koyup balkondan aşağı silkelemek üzereydim, biri de tutup uyarmıyordu. En azından alt komşunun balkonuna kırıntı düşmesin diye kızabilirdi. Kafamın içinde bir komşum bile yoktu. ‘’O kadar yalnızım be!’’ diye döndüm Kafka’ya. ‘’Haklısın abi!’’ dedi. ‘’Haklıyım Franzcım dedim, haklıyım tabi! Sen de olmasan ne yapardım?! ‘’ dedim. ‘’Öyle deme be abi!’’ dedi. Duygulandım. Bir duble daha ister misin Franzcım?

Emine Nural ÖZTÜRK