İlk sayımızda konuğumuz yazar Mario Levi ile yazı serüveni, projeleri, eğitmenliği, atölyeleri üzerine söyleştik.

“Bir akşamüstü,  Kadıköy’de yalnız, öyle uzaklara dalmış düşünüyordunuz. Kim bilir,  belki gidemediğiniz bir şehrin hüznü vardı içinizde. Dönmeyeceğini bildiğiniz bir kadından dinlediğiniz en güzel aşk hikâyesi geçmekteydi aklınızdan. Başrolde İstanbul vardı ki İstanbul bir masaldı. Birden  anımsadınız lunaparkları kapatan o yaz yağmurunu. İçinizdeki İstanbul fotoğrafları bir bir geçti gözünüzün önünden karanlık çökerken; biri seslendi sanki o an “Size pandispanya yaptım!” Duraksadınız ama olmazdı; çünkü bu oyunda gitmek vardı. Yürürken yokladığınız cebinizde bir cümlelik aşklarınızla birazdan yanlış tercihler mahallesine girecektiniz. Yalnızlığınıza Jacques Brel eşlik edecekti ve fark etmeden bir yazarın hayatından geçecektiniz; o da sizin hayatınızdan…
Devam edecek…”

Sohbetimize yazın hayatınıza bugüne kadar sığdırdığınız 13 kitabın rehberliğinde, sadık bir okuyucunuz olarak kaleme aldığım bir metinle başlamak istedim.

13 kitap; basıma hazırlanan ve sonrasında sırasını bekleyen nice proje… Özenle korunan bu “hayal kumbarası” na atılan ilk cümlenin öyküsüyle başlasak…

Çok eskilere ve uzaklara gitmek gerekiyor… 1976 yılının yazı. Üniversitede ilk sınıftayım. Yaş on dokuz… Hatırlıyorum. İlk hikâyem aşk acısı çeken bir delikanlının gönül kırıklığı üzerineydi. Pek şaşılacak bir durum değil! Edebiyatın kaynağında mutlaka bir olumsuzluğun yer aldığını boşuna söylemiyorum. Ama ilk cümle… Kim bilir hafızamın nerelerinde kaybolup gitti. Hikâye elbette yayınlanmadı! Ama bir kendini sağaltma, yaralarını sarma çabasının ilk adımlarını biraz da tereddütle atıyor olmanın uyandırdığı o burukluk hiç silinmemiş. Yazmaktan güç alacağımı hissediyordum galiba…

Yazmak bir bakıma iç dökmek de sanki. İçinde yaşadığımız dünya tüm dayatmalarıyla  bizi tepkisizleştirmeye sürüklerken türlü biçimlerde ses çıkaran “huzursuzlar” umut ışığı. Edebiyat da bir huzursuzluk hali değil mi?

Elbette öyle! O huzursuzluğu hissetmeyen yazma çilesine katlanmaya ihtiyaç duymaz ki… Yazmak bir çile evet. Ama umuda vurgu yapmanız da çok yerinde. Edebiyatın ve sanatın olduğu yerde umut her zaman vardır çünkü. Huzursuzlar seslerini duyurmaya çalışır. Haykırır. Huzuru bulmak için değil ama. Huzursuzluktan bir mana çıkarmak için. Bu manayı başka huzursuzluklara duyurmak, hatta bulaştırmak için… Soruların efsunlu diyarına ancak buradan girebiliriz.

Okumak; biz edebiyatseverler için kuşkusuz dünyanın en besleyici, keyifli, özel eylemi. 14 yıldır MiM Sanat Merkezi’nde eğitmenliğini üslendiğiniz atölyelerimizde katılımcılarımıza yazı yolculuklarında önemli katkısı olacak yazarlar ve  kitaplarını öneriyorsunuz. Küçük bir dizin oluşturmak istesek hangi yazar ve kitaplar yer alır?

Bu çok zor bir ev ödevi oldu! Okurluk serüvenimin yazarlıktan da uzun sürdüğünü dikkate alırsak çok uzun bir liste vermem, ayrıca bu listeyi içime sinecek şekilde hazırlamak için günlerce düşünmem gerekir. Hayatımın deyiş yerindeyse kilometre taşları gibi gördüğüm birkaç başucu kitabını söyleyebilirim belki. Stefan Zweig’dan “Dünün Dünyası, Dostoyevki’den “Karamazov Kardeşler”, Attila İlhan’dan “Hangi Batı”, Virginia Woolf’ta “Deniz Feneri”, Oğuz Atay’dan “Korkuyu Beklerken”, Selim İleri’den “Dostlukların Son Günü”, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan “Huzur”, Bilge Karasu’dan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, Kafka’dan “Dönüşüm”, Turgut Uyar’ın “Dünyanın En Güzel Arabistanı”, Albert Camus’den “Veba” ile “Yabancı”, Marcel Proust’tan “Kayıp Zamanın Peşinde”

Yazmanın yanı sıra keyifle yaptığınızı bildiğim  eğitmenliğin yaşantınıza kattıkları üstüne neler söylersiniz?

Bilgilerimi paylaşmaktan büyük bir heyecan duyuyorum. Edebiyatın bir miras olduğuna inanıyorum çünkü. Bir tecrübenin ancak birilerine duyurulabildiğinde değer kazandığına da… Eğitmenlik serüvenim bana birçok insanı kazandırdığını da gördüm ayrıca. Yazarlığın bir keşif yolculuğu olduğunu sık sık  söyledim. Bu keşfi başkalarıyla yapmanın da bir manası var. Yol alırken öğrencilerimden öğrendiklerim de bu çabanın hediyesi artık. Ben hiçbir katılımcıya nasıl veya ne yazması gerektiğini söylemiyorum. Herkesi kendini, ne yapabileceğini görmesi ve keşfini yapması için teşvik ediyorum. Yolda hatalar yapılıyor. O hataların daha iyi görmek için aydınlatıcı bir tarafları olduğunu anlatmaya ve göstermeye çalışıyorum. Birlikte heyecanlanıyor, gerektiğinde de birlikte seviniyor ve acı çekiyoruz. Bu iş öyle tekniğin nasıl olacağını göstermek ve bazı kalıpları dayatmakla olmaz. Seyircilik de bir işe yaramaz. Oyuna katılmanız gerekir.

Yazı yaratım atölyeleriniz, MiM Sanat Merkezi özelinde bakarsak büyük ilgi görüyor ve yazı yoluyla kendini ifade etmek temel hedefiyle başlayan katılımcılarımızın kitaplarını raflarda görmek bizi çok mutlu ediyor. Atölyelerde sanki bir eşik aşılıyor bence. Siz nasıl yorumluyorsunuz?

Mim Sanat Merkezi’nde on dört yıl içinde şimdi artık sayısını hatırlayamayacağım kadar çok yazar yetişti. Netice, yaptığımız işin doğru olduğunu gösteriyor. Yüreklendirici bir durum bu ayrıca… Yola devam etmek için… Kitapları çıkan yazarlarımızın benimle çalışmaya devam etmek istemesiyse daha yüreklendirici. Demek ki hâlâ yapılacaklar var. Umut sürüyorsa yola devam!

Bundan iki yıl önce proje olarak heyecanla başladığımız; 14 yıldır atölyelerimize katılan, projelerini yazan, çeşitli dergilerde yazıları ve basılı kitapları bulunan katılımcılarımızla birlikte hazırladığımız MiMli Yazılar dergimizi aklımıza ilk düşürensiniz. Bir dergi neler değiştirir?

Fikrimin, hatta hayalimin gerçekleşmesi beni çok mutlu ediyor. Burada çok insanın katkısı var. İşin gerçek emekçileri olmasaydı bu mutluluğu yaşayamazdım. Katkıda bulunan herkese teşekkürü borç biliyorum. Derginin neleri değiştireceğini bilemem. Bunu zaman gösterecek. Ama daha şimdiden eli kalem tutanların seslerini birilerine duyurma imkânını elde edebileceklerini biliyorum. Heyecan burada da kendisini hissettiriyor. Edebiyat dergisi dediğiniz bir vazgeçilemez hevesten başka nedir ki zaten…

Biraz da yeni projeler üzerine konuşmak istedim. Basılmaya hazır başka türlü bir proje geliyor. Paylaşır mısınız?

Temmuzda bir hikâye kitabı geliyor. Kurgusu ve yapısı dikkate alındığında bir romanı da andırıyor ama ben kitabın bir hikâye kitabı gibi okunmasını tercih ediyorum. Bu türde direnmek benim için çok önemli. Çağın bazı değerlerine ve beklentilerine biraz ters düşmek bu belki. Olsun. Edebiyat biraz da akıntıya karşı kürek çekmek değil mi? Kitap yedi kitaplık bir dizinin ilk cildi. Yedi ayda bir yayınlanacak yedi kitap… Her biri haftanın bir gününde ve İstanbul’un bir semtinde geçiyor. Basit bir matematiksel hesapla daha şimdiden dört yılımı bağlamış durumdayım! Ama onların dışında mutlaka yazmam gereken üç kitap daha var. Fikirleri belli, kurguları belle! Ne kadarını hayata geçirebileceğim, göreceğiz artık!

Edebiyatın farklı sanat disiplinleriyle buluşmasını sağlayan projelere destek veriyorsunuz. Son olarak The Marmara Pera Sergi Salonu’nda 1 Nisan- 31  Mayıs tarihlerinde ziyaret edilebilecek, Muammer Yanmaz’ın küratörlüğünde 45 fotoğrafçının çektiği fotoğraflardan oluşan “İçimdeki İstanbul Fotoğrafları”sergisi özel bir ortak çalışma oldu. Proje ile ilgili neler söylersiniz?

Fikir The Marmara Pera’nın genel müdürü Selçuk Değerli ile Muammer Yanmaz’dan çıktı! Teklif bana getirildiğinde çok heyecanlandım. Laf aramızda, bu o kadar güzel bir projeydi ki, başlangıçta gerçekleşebileceğine ihtimal vermedim. Yanılmışım! Fikri oraya atanlarla ‘Kırk Haramiler’ bana yazarlık hayatımda asla unutamayacağım bir tecrübe yaşattılar. Yapılanın bir benzeri var mı, bilmiyorum. Ne yazık ki basın yeterli ilgiyi göstermedi. Ama kime ulaştıysa iyi ulaştı. Bu duyguyu bana yaşatanlara da teşekkür borçluyum.

 

“Edebiyata ve sanata artık her zamankinden çok ihtiyacımız var. Etrafımızı saran tüm sıradanlıklara ‘hayır!’ demek için.” Yakın geçmişte benim de çok etkilendiğim  cümleleriniz. Sohbeti bu cümleler üzerinden tamamlamak istersek…

Edebiyat ve sanat bugün tutunabileceğimiz ve tutunmaktan vaz geçemeyeceğimiz can simitleri. Direnmek gerekiyor. Aksi halde bu denizin dalgaları bizi her an yutabilir!

Sohbetiniz, dostluğunuz, desteğiniz ve çekinmeden paylaştığınız “hayal kumbaranız” için teşekkürler…

 

Söyleşi-Fotoğraflar ; Olga ÜNAL