İnsan çok sevdiği bir şeyden nefret eder mi? Ya da nefret ettiği bir şeyi sevebilir mi? Fare zehrinin kocamı öldüreceğini öğrendiğimde fareleri çok sevdim. Ama anam öldüğünde bu ölümün nelere gebe olduğunu bildiğimden anamdan nefret ettim.

Ebe ‘yetişin’ diye ahırdan bağırdığında daha on dördümü sürüyordum. Sevinmeyi umarken ağlamaktan mosmor olmuş kardeşimi kucağıma tutuşturup cenaze işlerine başladılar. Anacığım erken doğurduğu Ahmet’e kalan hayatını hediye etmişti. Kanlar içinde yatıyordu samanların ortasında her zamanki gibi sessiz. Babam boynundaki ter beziyle gözünün yaşını kurularken kolları kesilmiş gibi yalağın başına çöküverdi. ‘Öldü mü?’ dedi nenem nasırlaşmış dizlerini on gün dövdü ardından. ‘Öldü mü Nazifem?’ Kucağında ağlarken ‘he’ dedim ‘nene senin yorulmayan gelinin, benim anam, babamın nazlı sümbülü tarlanın en has ırgatı ölüverdi.’ Altı üstü yedi çocuk doğurmuştu. ‘Neye öldü ki?’ dedi mahalin kadınları. ‘Bilmem’ dedim hakkaten neye öldü?

Şu anamın başında yazmasını ağzına çekmiş kara çalı Müzeyyen yaşarken… İçinin rengi gibi yüzünü de kara basmış çiyan Müzeyyen. Altı yaşında yoktum kızlarla mendil kapmaca oynadık, dilimiz damağımız kurumuştu. Çeşmenin başına su içmeye geldik. Bakır kulpluyla bir tas su vermedi. Dedemle geldiğimde suya tükürmüşüm ‘hadi gidin kümeslerinize’ demiş kovmuştu bizi haset. Rabbim böylelerini yaşatıp melek anamın canını niye tutsak etmişti kendi bağrında? Fatma Teyze ‘yaradan bizden çok sevdi o yüzden aldı’ dedi. Peki bizi hiç sevmemiş miydi bu dağ yükü acıyı koydu sırtımıza? Şefaatçi olurmuş mahşer günü anam. Bize düşen mahşer gününü beklemek miydi yani aç açıkta? Hepsini kocamış Fatma teyzenin yüzüne söyledim ağlaya bağıra. Gözlerini devirip ‘Anaam! Yusuf kafir olurdu bu orta mektebe gitseydi haa’ dedi babama. Kara çalı, kolumdan tutup bahçedeki kavak ağacının altına sürükledi beni. Debelendim. Göğsümden acımı çıkarmak istedim çok yandı kavruldu içerlerim. Müzeyyen davrandı hemen. ‘Köylük yerde kızın sesini duymak da neymiş. Edepli ol biraz adam dolu sofa. Şu başını da bağla. Kendini mi gösteriyorsun kız namahreme bu dar vakitte’ dedi. Ne diyebilirdim ki… Başımı bağladım, sustum.

Beşimiz kız, sonuncuyla beraber iki oğlan kardeşim vardı. Beni on altımda everdiler. Civar köyden çirkin bir adamla. Tıknaz, öksürüklü sanki çürükçeydi. Sevmedim onu hiç elleri sertti her yerimi sıkardı.

İbrahim’i severdim ben. İbrahim ince, fidan gibi. Gözleri benim büyüttüğüm sürmeli kuzuma benzerdi. Saçları öteki sümüklü beçler gibi kabarık değil, huyu gibi sakin uslu. Parmakları narin sanki hasada değmemiş, tırnakları her daim tertemiz. Çocukluğumuzdan beri suyun başında buluşur kiremit tozuyla taş boyardık. Ama bilirdik oyun bitince beni ağzımdan öpecek. İkimiz de çabucak boyardık taşları. Benim memelerim çıkmaya başladığında o hala çocuktu. Suya girerken tumanı pipisine yapışırdı bakardım ne zaman büyüyecek diye. Fazla sürmedi İbrahim’in bıyıkları tüylendi, sesi değişti. Irmağa dalarken önceleri bakma derdi. Sonra bir gün sessizce alt donumla girdim suya, arkasından sarıldım. Kımıldamadı. Kalın iki örük saçımı açıp suya saldı okşadı, yıkadı. İnce güzel elleriyle yavaş yavaş sevdi beni kokladı. ‘Adın gibi mi kokarsın sen hep Nergisim?’ dedi. Sımsıkı sarıldık hiç korkmadan. Sonra bir gün yüzü düştü, derin derin iç çekti ‘bir daha taş boyamaya gelme Nergis. Tutamam ben kendimi, iki damla kanda boğuluruz bunun bedelini kim öder sonra?’ dedi. ‘Erkek değilsin sen beni de sevmiyorsun korkak! sen gelsen de ben gelmem artık’ deyip toplayıp eteğimi koşa koşa eve vardım. Dünya başıma yıkılmış gibi ağladım durdum. Ablalarım zorladı konuşturmak için. ‘Köyün piçleri öksüz diye alaya aldılar beni babam da ölecekmiş. Bağırdılar ardımdan gücüme gitti’ dedim, savdım başımdan abalarımı.

Bu insanın içi ne kadar geniş. Kor oldu İbrahimin yokluğu çöktü içime. Korun değdiği her yer yandı sanki içimde yanacak bir şey kalmadı. Boğazıma yürüdü bir mengene, sıktıkça sıkıştırdı. Nefessiz sıçradım geceleri ter bastı. Üç gün sonra ikimiz de suyun başındaydık. Sakince konuşup haftada bir gün kararlaştırdık bir bahaneyle yine sarmaş dolaş olduk. Su bizim sırdaşımızdı. Yüksek sesle konuşur gibi çağlar, ama bizi kimseye demezdi. Kim bilir neleri yıkadı, kimleri boğdu nelere can verdi.

Hayatımın tam ortasına saplanmış bir bıçak gibi, ikimizin de en kara günüydü. Sanki o nehir hiç kurumayacak, başımızdan dökülen bahar çiçekleri bitmeyecek gibi. Sanki bu tertemiz yüreklerimiz kinle, nefretle, azapla lekelenmeyecekti. Kimse düşman kurşunuyla ölmeyecek, bir diğeri canlıyken gömülmeyecekti. Lakin, kul kurarken kader gülermiş. Mevla öyle bir kader reva görmüş ki, bu dünyada gözleri görmesin, kulakları duymasın, nesli kesilmişlere karışsın diye hüküm verse belki de yeğ tutardım.

İbrahim elindeki beyaz sayfayı bana uzattı. Yaşı benden büyüktü ama köy okulunda aynı zamanda çözmüştük okumayı. Aynı sınıfta ama farklı sıralarda. Kağıtta devlet mührü vardı. Sevk belgesi yazıyordu. Adı, soyadı, kütüğü ve sevk edildiği yer… Başım dönmeye başladı.

Daha on dokuzunu yeni bitirmişti. Askere gidemezdi biz evlenecektik… Elini suya sokup yüzüme çarparken yanaklarıma gözyaşları düştü. O gün İbrahim’i son kez gördüğümü bilmiyordum. Sarılmalarımızın dahası olmayacaktı. Bahar birden güze dönmüş, çiçek yaprakları Allah’ın gazabı gibi ciğerimize oturmuştu. Su ağlayarak çağlıyor, ters yüz olan dünyayı her yükselişi ve düşüşüyle darmadağın ediyordu. Sık, kara saçlarına geçirmiştim parmaklarımı bırakma beni diye inlerken. Başka söz bilemedim, şu ağzım başka kelam edemedi. İbrahimim bırakma beni. ‘Bekle’ dedi ‘geleceğim ve köyün görmediği bir düğün yapacağım sana.’ Başım boynumdan vurulmuş gibi kucağına düşüverdi. Çok ağladım içimin irinli çıbanları patladı. Akşam ezanına kadar hiç konuşmadan öylece durduk. Su sakinledi, gözyaşlarım çukurlarında kurudu. Doğrulduk kaderimize. Gitme vaktidir dedi bir kor bıraktı şu bağrımın orta yerine. Hala yanmakta.

Tez gelsin diye bir avuç su savurdum ardından. Çetin oldu ayrılığımız. Gidişinden itibaren kendime bir oyun kurdum. Günler eziyet oluyordu zira. Kardeşim her ağladığında İbrahimim beni düşünüyor olsundu. Ahmet ağlar ben ona öyle şefkatle koşardım ki bebe beni görür görmez keserdi sesini. Ya ezip bulamaç yaptığım pirinç lapasını ağzına koyardım, ya eşekten sağdığım süte tülbent bandırır ağzına süzerdim. Koynumda büzülüp uyuyuşu var ki kendi bebemi anca bu kadar severdim sanırsam.

Sözler de sular gibi akar kaybolur. Canının yongası, canının katili olur. Bu biçare kız suyun başında ağlar durur. Gelmez İbrahim sanki sır olur…

Birkaç ay sonra görücü geldi. Boyum vardı, güçlüydüm. Anam ölmeden bedenini bana dolamıştı sanki tarlada iyi iş görürdüm. Süleyman, civar köyden toprağı bol bir çiftçi. Kadınların ağzı durmaz. ‘Arayı yap kız güçlü kuvvetli hem ırgat parasından kurtulursun hem en az dokuz çocuk doğurur’ diye övmüşler beni. Babam olur demiş, almış başlığı. Şehirden bohçamla geldi. Pazen gecelik, makine örgüsü yün atlet, naylon el kadar don, anasının ördüğü iki çift patik, Kabe resimli bir seccade, iki de iğne oyalı kırmızı yazma. Bohçanın üzeri nakışla işlenmiş. Sanki kaderimi çizmiş iğneler. Çağlayan bir dere, arkada koca dağ.

Ne Süleyman’ı sevdim ne evimi ne oranın toprağını. Suyu bile yoktu. Damlatma diye borular çekmişler ekinlerin arasına. Sahte suyla ekin olur mu? Arkları bile makine yapıyor. Ekini belliyor. Çöpünü ayırıp samanı arkadan paketleyip çıkarıyor. Köy kadınlarının götleri niye böyle büyük o zaman anladım. Hanımcıklar tarladan ekini çuvallara dolduruyorlar sade. Alın teri yok. Ellerde nasır yok. Yanaklar sararmaya yüz tutmuş, beller büküleceğine iyice doğrulmuş. Konuştukları tek şey köye yeni gelen doktorun çocuk öldürme teknikleri. Adamlar aletlerinin ucuna balon takıyorlarmış. Duyduğumda kahkahalarla gülmeye başladım da benle bir daha konuşmadılar.

Süleyman benim nefretim kadar çok sevdi beni. Her içime girdiğinde ben kusmaya giderdim o sigara içerdi. Kara bir bulut gibi çökerdi üstüme. Sigaradan sararmış bıyıkları, pis sakalları çizerdi sürttüğü her yeri. Güçlüydü çok çıkamazdım altından işi bitmeden. Bir gün şehirde gittiği orospuyu anlattı bana. Zevkten inletmiş kadını. İlk kez ilişkiye girmeden kustum nefretim daha da kabardı. Süleyman’dan kurtulma kararımı o gece verdim.

Ertesi gün, evde birkaç tane fare öldürdüğümü söyleyip ölüm ilacını ona aldırdım. ‘En kuvvetlisinden al’ dedim giderken. ‘Yarın öbür gün çocuğumuz olacak kulağını burnunu kemiriverir koca sıçanlar Allah muhafaza!’ Yüzüne geniş bir gülümseme geldi. Acıdım o an haline sonra soğuttum içimi hemen. Kuyudan su çekip abdest aldım, Allah’a dua ettim yapacağım kötülük için affetsin diye. Millet cenazeye gelirdi bidonları doldurdum. Eritme yağla un kavurup tandırda kete yaptım. Bakraçlara yoğurt mayaladım. Yoğurdun ekşimesi lazımdı ki ayranı güzel olsun. Kış gelmişti zaten. Kar çatıya dayanıp köy yolları kapanınca, canın burnundan çıksa jandarma, doktor gelmez. Cenazen varsa, karın çözülmesini beklersin ya da muhtardan izin alıp, imam nezaretinde mevtayı bahçene defnedersin. Planım böyleydi.

Süleyman en güçlüsünden iki şişe fare zehri getirdi akşam. ‘Orospuya da gitmedim ha’ dedi. ‘Çocuk dedin ya içim gevşedi.’ O gecenin sabahından başlayarak her kahvesine zehirden bir çay kaşığı ekledim. ‘Mırra iyice acımış elinin ölçüsü kaçtı kız senin’ diye alaya vurdu. Derken on beş güne varmadı gece terlemeleri arttı beti benzi kaçtı. Ölmez de felçli kalırsa diye korkmaya başladım. Ölçüyü arttırdım, kar da iyice bastırmıştı. Üç gün sonra bacaklarımın arasında kıpkırmızı olup kesilmez bir öksürüğe tutuldu. Göğsüne yumruklar indiriyor, baş ucundaki suya deli gözbebekleriyle bakıyordu sanki ‘ver’ der gibi. Vermedim. Uzanmaya çalışırken sürahi düştü kırıldı. Köşede sinmiş kıpırtısız bekliyordum. Sonunda, nefesinden inip kalkan göğsü sakinleşmiş, çırpınan kolları yanına düşmüş, kızarmış gözleri derin bir sessizliğe gömülmüştü. Kötü oldum. ‘Bir bardak su vereydim’ dedim. Gözü açık gitti.

Sanki Allah görmek istediğim her şeyi sıraya koymuştu. Kardan kapı açılmıyor, ahırdan tezek çekip yakıyordum. İçerisi ısınmaya başladığında Süleyman’ın kokusu arttı. Zar zor karı küreyip imama haber saldım. Defin işleri tam düşündüğüm gibi gerçekleşti. Süleyman’dan kurtulmuştum.

İlkbahar geldiğinde ilk işim baba evine gitmek oldu. Suyla dertleşip zehrimi akıtmalıydım zira vicdan yüküm ağırdı her gün omuzlarım daha da düşüyordu. İbrahim gittikten sonra ilk kez oturuyordum ırmağın kenarında. Yine aynı delilikle çağlıyordu. Sevdiğimle beni sıcacık sarıp sarmalarken, orospuyla Süleyman’ı paklayan da su muydu? Anam bebesini doğururken birinin canını alıp ötekine vermişti yine aynı su. Ekinleri doldurup büyütmüş ama arkta kalan fazlası da kalanı çürütmüştü… Bu Allah’ın mucizesi dedikleri şey, belki de Allah’ın lanetiydi kim bilir. Süleyman’ı öldürürken, beni de aşk için yaşatmıştı. Günahsız anamı yıkamıştı da, ya İbrahimimi vuran eşkıyanın ellerini ne yapmıştı?

Yavaşça ırmağın üzerine eğildi. Çağıldayan ses bağrını açmış bekliyordu. Suyun aksinde İbrahim’in gülümser çocuk yüzü dalgalandı. Nergis hapsettiği kokularını sevdiğinin üzerine sardı. Bir üveyik kanadından kurtuldu tüy, ırmağın serinine karıştı. İki uzun kara örük, çözülüp İbrahim’in kaderine bağlandı. Su, bu kez Nergis’i kefenleyip en derinlerine sakladı.

Esra ŞEKERGÜMÜŞ