İKİ AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ

Tag archive

mario levi

Mario Levi’nin Kaleminden

Kategori:Edebiyat yazar:

Edebiyat bir mirastır… Bu sözler aklıma ne zaman geldi? Kimlerden, nasıl hangi duygularla? Yola çıktığım, tabiri caizse ilk hikâyelerimi çiziktirmeye başladığım günlerde, bu gerçeğin ne kadar farkındaydım? Aradan ne çok zaman geçmiş. Ne çok iklim, ne çok mevsim…

Bu mirası hep içimde taşımaya çalıştım. Derinlerimde hissetmeye… Başka türlüsünü yapamazdım. Hikâyeler yazdım. Kimileri birilerine dokundu. Sorular sordum. Edebiyatın temel var oluş meselesi soru sormaktı çünkü. Soru sorabilmek, dahası sordurmak…

Günün birinde başka bir ihtimalin eşiğine geldim. Yolun bir yerlerinden alıp, kaybolmamak için cebime koyduğum taşları birilerine gösterebilir, hatta verebilir miydim? Birilerine gelin siz de bu taşlara dokunun diyebilir miydim? Hissedin, tüm benliğinizle hissedin… Maceranın başladığı yerdeydim. Ne kadar süreceğini, nasıl yaşanacağını bilmediğim bir maceranın… Macera, macera olmazdı zaten aksi halde, değil mi?

Edebiyat bir mirastı, evet. Bu mirasın neresinde durduğumu bilmiyordum. Tek istediğim hissedebileceklerimi hissetmekti. Yazı atölyelerimin başladığı günler bu günlerdi işte. Sonra Mim Sanat Merkezi’ne adımımı attığım günler de geldi. O günlerde, güler yüzünü benden hiçbir zaman esirgemeyen, aslında hiç kimseden esirgemeyen Olga ile yıllar sürecek bir teşriki mesaiye de adım attığımı bilmiyordum ama. Bu anlamlı beraberliğin daha ne kadar süreceğini bilmediğim gibi… Nerdeyse on beş yıl… Dile kolay… Bu yıllar içinde çok yazar adayı tanıdım. Çok yazı yolcusu… Kimilerinin kitapları çıktı. Onlardan da günü geldiğinde bahsedeceğim.

Şimdi de yeni bir yola çıkıyoruz. Emekler görücüye çıkıyor. Bu dergide Mim Sanat yolcularının neler anlattığını görecek ve dinleyeceğiz. Seslerinin birçok yerde yankılanacağından hiç şüphem yok. Yazıların ne kadar büyük bir heyecanla yazıldığını biliyorum. Oradaydım çünkü. Biz hepsini daha önce paylaştık, artık size duyurmak istiyoruz.

Zaman akıyor… Saatin tik taklarını duyuyor musunuz? İçlerinde kalp atışlarımız da var…

Edebiyattan İzler “Kuzguncuk”

Kategori:Edebiyat/Fotoğraf/gezi/kuzguncuk yazar:
80’li yıllarda çocuk olanlar hatırlar; Salacak’ın toprak yolundan ilerlerken  sanki sayfiyede yaz geçirir gibi olurdunuz. Ben hatırlıyorum; on üç, on dört yaşım. Kısa süreli konuktum İstanbul’da. Yol üstünde bir kahve, önünde deniz, kayıklar, motorlar… İhsan Yüce’yi balığa çıkarken görmüştüm de bir filmin içine  girmiş gibi hissetmiştim. Güzel gülümseyişini hafızama alarak Üsküdar’a, oradan da Kuzguncuk’a yürümüştüm amcamla. Caddede az ilerde rum komşularımızın yazlık sinemasına “İffet” i izlemeye gidiyordu insanlar. Mutlu bir kasabaydı benim için Kuguncuk. Zaman yavaş akıyordu, herkes birbirini tanıyor, açık kapılarından evlerine giriyor, neşeli sohbetler ediyorlardı. Her yerde kediler vardı, mutluydular.
Uzun zaman sonra İstanbul’ a yerleştiğimde oradan uzak olmak istemedim. Çınaraltı kahvede Can Yücel’i görmek, İhsan Yüce’yi gördüğüm anki kadar heyecan veriyordu.
Buket Uzuner’in “Kumral Ada Mavi Tuna” sının ayrı bir yeri vardı. Oktay Rıfat’ın, Rıfat Ilgaz’ın Kuzguncuklu oluşu, Nazım Hikmet’in anıları hele bir de Sevim Burak’ın romanlarına konu olan evler, insanlar, sokaklar… Bu semti sevmemenin mümkünü yoktu.
Yeniden ve bu kez edebiyatın izinde Kuzguncuk’u gezerken yıllara meydan okuyan yapılar, direnen bostan, kediler, ağaçlar sanki bunu beklermiş gibi canlanıyorlardı. Çınarın yanından geçip kahveye girince eski zamanların kokusu karşılıyordu. Karşılıklı masalarda Can Yücel Rafet Ekiz’le atışıyor, içilen çay şiirimsi bir tatla geçiyordu boğazınızdan. “Çok değişti buranın insanı” diyordu kahvenin en kıdemlisi, “İstanbul gibi.”
 “Kumral Ada Mavi Tuna” da anlatılan ‘Aşka doymayan Boğaziçi köyü’ değişmişti. Yüksek duvarlı yalılar duruyordu , her evin kapısı kapalıydı, müzik sesi yayılmıyordu evlerden sokağa. İş makinelerinin delik deşik ettiği Çarşı caddesinden ilerlerken  ara sokaklardaki eski evler, dükkanlar, merdivenler, kiliseler vardı iyi ki. Bir de Bostan; yıllar önce Can Yücel’in “Danalar girmiş bostan”dediği, yıllardır inatla direnilen emek bahçesi.
“Ben Kuguncuk’ta yeşil bir dal buldum, ona tutundum.
Martılarla aynı katta” demişti Can Yücel. Yeşil dalların arasına saklanmış evlerin içlerinde neler yaşandı diye düşünürken Sevim Burak kahramanlarıyla pencerelerde göz göze gelmiş gibi oluyordu insan.
“İki gün oldu tam. Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum. Pencerelerin önünde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım.” diyordu “Yanık Saraylar” da. Ustası Kafka’nın “Her insan içinde bir oda taşır.” sözünü, anlatıcının odanın içinde ve pencere kenarında ruhun huzursuzlukları, varoluş, kimlik üzerine yüzleşmeleriyle başka bir evrene çekiyordu. Pencerelerin önünden geçen karakterlerini Kuzguncuk’un bir zamanlar yaşadığı tarihten ve şimdiden koparmadan usta bir dille konuşturuyordu. Zempul, Nurperi Hanım, Bilal Bey, Madam Nivart sırayla geçiyordu sokaktan. Delikoç Sokak No: 15 de yaşadığı anılar, Kuzguncuk’ta tanıdığı insanlar, onların itilmiş/baskılanmış/ saldırıya uğramış kimliklerinin isyanı sokağın sessizliğinde kulağınıza geliyordu.
Bu kadar derin izler taşıyan; çok kültürlülüğü, hoşgörüsü, dayanışması ile çok özel zamanlar yaşamış, yıpratılmış, ayrıştırılmış olmasına rağmen hikayelerine sahip çıkanların sesiyle çınar gibi ayakta duracak, durmalı…
Yazı- Fotoğraflar ; Olga ÜNAL

 

Git Yukarı