İKİ AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ

Tag archive

Seyahat

Edebiyattan İzler “Kuzguncuk”

Kategori:Edebiyat/Fotoğraf/gezi/kuzguncuk yazar:
80’li yıllarda çocuk olanlar hatırlar; Salacak’ın toprak yolundan ilerlerken  sanki sayfiyede yaz geçirir gibi olurdunuz. Ben hatırlıyorum; on üç, on dört yaşım. Kısa süreli konuktum İstanbul’da. Yol üstünde bir kahve, önünde deniz, kayıklar, motorlar… İhsan Yüce’yi balığa çıkarken görmüştüm de bir filmin içine  girmiş gibi hissetmiştim. Güzel gülümseyişini hafızama alarak Üsküdar’a, oradan da Kuzguncuk’a yürümüştüm amcamla. Caddede az ilerde rum komşularımızın yazlık sinemasına “İffet” i izlemeye gidiyordu insanlar. Mutlu bir kasabaydı benim için Kuguncuk. Zaman yavaş akıyordu, herkes birbirini tanıyor, açık kapılarından evlerine giriyor, neşeli sohbetler ediyorlardı. Her yerde kediler vardı, mutluydular.
Uzun zaman sonra İstanbul’ a yerleştiğimde oradan uzak olmak istemedim. Çınaraltı kahvede Can Yücel’i görmek, İhsan Yüce’yi gördüğüm anki kadar heyecan veriyordu.
Buket Uzuner’in “Kumral Ada Mavi Tuna” sının ayrı bir yeri vardı. Oktay Rıfat’ın, Rıfat Ilgaz’ın Kuzguncuklu oluşu, Nazım Hikmet’in anıları hele bir de Sevim Burak’ın romanlarına konu olan evler, insanlar, sokaklar… Bu semti sevmemenin mümkünü yoktu.
Yeniden ve bu kez edebiyatın izinde Kuzguncuk’u gezerken yıllara meydan okuyan yapılar, direnen bostan, kediler, ağaçlar sanki bunu beklermiş gibi canlanıyorlardı. Çınarın yanından geçip kahveye girince eski zamanların kokusu karşılıyordu. Karşılıklı masalarda Can Yücel Rafet Ekiz’le atışıyor, içilen çay şiirimsi bir tatla geçiyordu boğazınızdan. “Çok değişti buranın insanı” diyordu kahvenin en kıdemlisi, “İstanbul gibi.”
 “Kumral Ada Mavi Tuna” da anlatılan ‘Aşka doymayan Boğaziçi köyü’ değişmişti. Yüksek duvarlı yalılar duruyordu , her evin kapısı kapalıydı, müzik sesi yayılmıyordu evlerden sokağa. İş makinelerinin delik deşik ettiği Çarşı caddesinden ilerlerken  ara sokaklardaki eski evler, dükkanlar, merdivenler, kiliseler vardı iyi ki. Bir de Bostan; yıllar önce Can Yücel’in “Danalar girmiş bostan”dediği, yıllardır inatla direnilen emek bahçesi.
“Ben Kuguncuk’ta yeşil bir dal buldum, ona tutundum.
Martılarla aynı katta” demişti Can Yücel. Yeşil dalların arasına saklanmış evlerin içlerinde neler yaşandı diye düşünürken Sevim Burak kahramanlarıyla pencerelerde göz göze gelmiş gibi oluyordu insan.
“İki gün oldu tam. Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum. Pencerelerin önünde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım.” diyordu “Yanık Saraylar” da. Ustası Kafka’nın “Her insan içinde bir oda taşır.” sözünü, anlatıcının odanın içinde ve pencere kenarında ruhun huzursuzlukları, varoluş, kimlik üzerine yüzleşmeleriyle başka bir evrene çekiyordu. Pencerelerin önünden geçen karakterlerini Kuzguncuk’un bir zamanlar yaşadığı tarihten ve şimdiden koparmadan usta bir dille konuşturuyordu. Zempul, Nurperi Hanım, Bilal Bey, Madam Nivart sırayla geçiyordu sokaktan. Delikoç Sokak No: 15 de yaşadığı anılar, Kuzguncuk’ta tanıdığı insanlar, onların itilmiş/baskılanmış/ saldırıya uğramış kimliklerinin isyanı sokağın sessizliğinde kulağınıza geliyordu.
Bu kadar derin izler taşıyan; çok kültürlülüğü, hoşgörüsü, dayanışması ile çok özel zamanlar yaşamış, yıpratılmış, ayrıştırılmış olmasına rağmen hikayelerine sahip çıkanların sesiyle çınar gibi ayakta duracak, durmalı…
Yazı- Fotoğraflar ; Olga ÜNAL

 

Git Yukarı