Şimdi gözlerimin önünde bir resim var. Nereden geldi bilmiyorum. Galiba eski radyo

kayıtlarından dinlediğim Tamburi Cemil Bey’in saz semai araladı kapıları. Artık unutulmuş, çok gerilerde kalmış eşsiz mızrap vuruşları mı elinden tutup getirdi ? Kim bilir?…

Asimetrik bir alettir tambur, biraz dişi görünür dikkatle bakana . Sanki gebe bir kadını andırır.

Bu yüzden midir bilmem, sesi sanki diğer Türk musikisi aletlerine göre daha lirik, daha

yüreğe işleyen ve daha dişi bir tınıdadır. Ve nedense hep tamburi üstadlar erkektir.

Doğadaki gibi kadın vücudunu kusursuz sarmalayan kadınlarda var elbet ama bir

erkeğin ellerinde bir başka ses verir gebe tambur. Tıpkı şarkıdaki gibi ‘’Mızrap tutuşur

aşkını her andığım akşam’’

Zor iştir tambur imalatı, önce çok özel bir ağaç ister. Esnek ama gevrek, bükülebilmeli

iyiden iyiye ve karnını sesle doldurabilmeli ama vakti gelmedikçe dışarı sızmamalı

tınılar. Ustasını, mızrabı beklemeli. Göğüs tahtası ise aynı insanların iman

tahtasıymışcasına hayat vermeli ve korumalı yaşam sesini. İncecik, içini gösterir

cesine narin ama dirençli, tıpkı bir kadın gibi. Ses tamburun gövdesinde plasenta

içindeki bir bebek gibi korunmalı ve zamanı geldiğinde ustasının elinden yaşama

süzülmeli; neşeli, hüzünlü, duygu yüklü.

Galiba üstadın sazını çalarken bedenine bir olmuşlarcasına bastırıp sarılması da bu

yüzdendir. Bir olmadan çalamazsın tamburu. Her bir notayı, sesi içinde duymadan,

bütünleşmeden.

Bir tamburiyi ‘’canlı performans’’ da izlemiş olanlar bilir; önce çalgı zarifçe kucağa

alınır ve vücutla birlik sağlanır. Hafif kamburlaşır tamburi sazının üzerine

doğru. Hisseder ve hissettirir ‘’biz biriz ve bütünüz’’. Sanki kadınını sevişmeye hazırlar

gibi. Sonra ilk mızrap, o ana kadar hiç duyulmamış bir tını. Çünkü usta giriş taksiminde.

Giriş taksimi dediğin doğaçlama, o an ne hissediyorsan, plansız, notasız, sazın ne

diyorsa, elin ne vuruyorsa. Amaç çalınacak esas esere makamla yol göstermek ve

kendini, sazını ve tabii ki dinleyeni hazırlamak. Gözleri yavaşça kapanır, vecde

geçer. Bu eşsiz ses, dinleyeni de sazı çalanı da sarar sarmalar. Bazen birkaç dakika

bazen biraz daha uzun. Sonra tanıdık bir müzik gelir kulağına.Yavaşça gözlerini açar

üstad , bu kez derinlerden çıkar gibi. Dinlersin uzun uzun. Hiç sıkılmaz,hiç

yorulmazsın. Belki Tatyos Efendi, belki Mesud Cemil ya da Sadi Işılay, Refik Fersan

ama ille de Tamburi Cemil Bey.

Sonra dinlenmeye çekilir kadim tambur. Nazikçe ve saygılı,hafif okşamalarla giydirilir

o kara entarisi üzerine. Sapından asılır duvardaki kancaya.Yeri güvenli olmalı.Ne fazla

güneş ne fazla rüzgar. Nemdi, rutubetti asla olmamalı. Sakince saz da usta da

beklemeli bir daha ki sevişmeyi.

Tambura elbise diken bir kadın var masanın başında. Genç sayılır, otuz beşinde var

yok. Hafifçe eğilmiş üzeri kumaş, eski gazete, iğne iplik yığını masaya doğru. Belli, dikiş

hazırlığı var. Saçları kısa, ensesinden sırtına doğru öğle güneşi vurmuş. Boynunda

mezura ölçüyor bir kumaşı, bir kağıtları. İnce hesaplar yapıyor belli ki. Üzerindeki morlu

yeşilli yaprak desenli elbisesinin etekleri hafifçe sallanıyor kalçalarıyla birlikte.

Galiba radyoda Chubby Checker’ in Let’s Twist Again’ i çalıyor. Hafiften de

mırıldanıyor şarkıyı. Elindeki yıpranmış hatta yer yer yamalanmış kumaşı kalıp

yapmaktan vazgeçiyor. Koşarak odada çıkıyor. Az sonra elinde tamburla geri

geliyor. Yasak meyveyi ellermiş gibi kaçamak etrafına bakınıyor. Biliyor elbette evde

küçük kızından başka kimsenin olmadığını. Göz ucuyla çocuğa bakıyor. Kız kendi

aleminde. Annesinin oyalansın diye eline verdiği kumaş parçalarını bir köşeye

atmış, ağzında babasının piposu ve başında da fötr şapkası anlaşılmaz bir oyun

oynuyor. Galiba annesinin işleri ilgisini çekmiyor.

Bu defa daha neşeli ve hevesli masanın etrafında dönüyor. Kara ipek saten kumaş

tersinden masaya yayıldı hızlıca. Tambur da yüzüstü uzandı kumaşın üzerine bekliyor.

Temizlikten terzi malzemeliğine terfi etmiş bir sabun makasın bir ayağı ile hızla

keskinleştiriliyor ve tamburun etrafında çabucak bir çerçeve çiziyor. Tamburu usullacık

yattığı yerden kaldırdığı gibi geldiği hızla odadan çıkartıyor. Döndüğünde küçük kıza

bir bakış daha atıyor. Çocuk oyunda. Kumaştaki çizginin üzerinden tekrar ve daha

kuvvetle geçiyor. Sonra makas şakırtıları, kırmızı teğel ipliği ile birleştirilen kumaş

parçaları. Kadın radyodaki ingilizce şarkılara eşlik ediyor bir yandan.Yüzündeki ifade

daha mutlu artık. ’’Kızım açıktın mı? Sana yemek vereyim mi’’ Çocuk başını sallıyor iki

yana . Zaten hiç acıkmaz ki o.

Küçük kız anlamaya çalışıyor olanları. Annesi galiba babasının tamburuna elbise

dikiyor.

Eski püskü kılıf atılacak anlaşılan. Belli ki babası tembihlemiş bu iş için annesini. Çok

güzel elbiseler dikerdi annesi kedisine. Zaten ne kadar güzeldi. Dışarıda bir yerlere

gittiklerinde herkes annesine bakardı. Hem de güzel elbiseleri vardı.Elinde hep elbise

resimleri olan dergiler olurdu. Her sokağa çıktıklarında mutlaka kitapçıya ve

kumaşçıya uğranırdı. Arada Nuart Teyze gelir ve o günlerde çok dikiş

dikilirdi. Odasından çıkmayan babaanne bile dikişe yardım ederdi. Bir gün içinde

annesinin pek çok yeni kıyafeti olurdu. Çoğu uzun etekli. Babası ile gece bir yerlere

giderken giyerdi onları ve saçını hep topuz yapardı.

Annesi şarkı mırıldanarak dikişle uğraşıyordu. Anlamadı tambur elbisesi için neden

bu kadar neşeli olduğunu. Ama daha uslu olması gerektiğini anladı. Madem babası

istemişti tambur elbisesini, o da yemeden içmeden uslu uslu oturmalıydı. Hatta kendi

kendine kıvrılıp uyudu dikiş odasındaki kanepenin üzerinde ayak altında dolaşmamak

için.

Gün dönüyor, gölgeler pencereden içeri süzülüyor, kadının elbisesindeki yaprakların

rengi kararıyor. Hafif bir ışık açıyor, acelesi varmış gibi hazırlanıyor; biran önce

bitirmek istermiş gibi elindeki işi.

Yan odadan çocukların sesi geliyor

– Abla, annem babamın tamburuna elbise dikti bugün.

– Aptal, ona kılıf denir.

Radyoda müzik değişiyor neşeli batı havaları yerini Secaatin Tanyerli tangolarına

bırakıyor. Kadın onları da mırıldanıyor. “Papatya gibisin beyaz ve ince”. Dikiş

makinasının metal tıkırtısı tangoya karışıyor. Araya ajans giriyor. Celal Bayar ‘ın

affedildiği haberi yayınlanıyor. Gözü saatte akşam olmadan bitirmek istiyor işini.

Karanlık iyice indi. Sokak lambaları yanmaya başlıyor. Bitmeyeceğini aklı kesiyor,

birazdan yemek telaşı…

Dikiş makinasının üzerine iplikleri, makası, mezurayı topluyor. Üstlerine kenarları

antika çekilmiş bir örtü atıyor hızlıca. Dikilene daha gizemli bir hal verir bu örtü.

Çalışma var ama henüz bitmedi demektir. Tıpkı ressamların bitmemiş resimlerini

yabancı gözlerden sakınmak için örttüğü gibi.” Dikkat! Burada bitmemiş bir sanat eseri

var.” der gibi.

Yere dökülmüş kumaş iplik parçalarını hızla süpürüyor; sanki izlerini yok edercesine.

Sıra geldi dikileni ortadan kaldırmaya. Özenle bir askıya geçirdi siyah saten kumaşı.

Odanın kuytusundaki yük dolabını açtı. Ne zamandır burası dikiş nakış dolabı

olmuştu. Dikkatlice bir kancaya geçirdi, ağır saten yüklü askıyı.

Parlak saten siyah uzun elbise, hayaletmişcesine kancaya takıldı askısıyla.Belki de

yarın yük dolabından çıkıp, güzel kadının omuzlarından aşağı süzülerek partinin en

göz alıcı elbisesi olacak kim bilir…

Gülriz ATAŞ SERTER