Hikâye, bence kocaman bir somundan  koparılmış bir dilim ekmektir. Bu bir dilim ekmeği, kimi bıçakla özene bezene keser, kimi de açlığının dürtüsüyle sabırsız bir hoyratlıkla koparır. İster dilimlenerek, isterse koparılarak alınsın, her dilim kendinden bir parçayı somunda bırakırken, önceki dilimden de kırıntılar taşır.

Dilimlerin  lezzeti de onu yiyen kişilere göre değişebilir. Kiminin bir önceki lokması bal olmuşsa, ısırdığı dilimi “bal gibi tatlı” diye tanımlar. Bir başkası, körpeliğine ve açık rengine aldanarak sandviçinin içine koyduğu acı biberin ağzındaki yangınını söndürmek için su aranırken, sorsanız, ekmeği “zehir-zıkkım” gibi acıdır. Bir diğer kişi, ekmeğini dilimlerken kullandığı bıçakla daha önce bir limon kestiyse, ısırdığı lokma için “ekşi” tanımını yapacaktır. Ha bir de; Boş midesine girecek ilk lokma,  o ısırdığı dilim olan insanlar için de lezzet, olsa olsa “yavan” diye tanımlanacaktır.

İşte; acı, tatlı, ekşi, yavan… Tüm dilimleri bir araya getirebilsek, ortaya çıkacak somun, yaşamın ta kendisidir.

Ya da şöyle düşünelim; Herkese açken birer somun ekmek dağıtılmış olsun. Somunun yanında ne yiyeceklerine de kendileri karar versin. İşte bundan sonra her birinin bulduğu katıklar, onların yaşamlarının lezzeti, o katıkları bulmak için izledikleri yol da hikâyeleri olacaktır.

Her varlığın bir hikâyesi vardır. “Varlık” kelimesini özellikle kullanıyorum, çünkü cansızların da bir hikâyesi olduğunu düşünüyorum. İnsan için yaşam, doğumla ölüm arasında geçen zamansa, cansız varlıklar için de şu ya da bu şekilde var edildikleri andan, yok oldukları ana kadarki süre de bir tür yaşamdır.

Bazen, hani şu dilimlerin sahipleri, yani hikâyelerin başkahramanları,  “ – Yalnız yemenin hiç keyfi yok.” diyerek, dilimlerini birlikte yemeye karar verirler. Hatta bazısı işi daha da ileri götürüp, dilimlerini paylaşırlar da… Öyle ya… Belki birininki tatlı, diğerininki acıdır. Acı tatlıyı, tatlı acıyı “bastırsın” isterler.

Bizim memleketimizde ister mazotlu isterse taş fırında pişsin; İster yuvarlak, ister uzun olsun, ekmek deyince akla somun gelir. Bu somundan kesilen her dilim, az önce kendimce açıklamaya çalıştığım nedenlerle, birbirine aittir aslında. Oysa el değmeden hazırlanıp, makinalarda dilimlenip torbalanmış ekmekler öyle mi? Kim bilir ne uzunluktaki bir somunun, hangi tarafından kesilerek bir araya getirilmiştir o dilimler? Hatta aynı torbada, apayrı bütünlerin parçaları bile vardır. Onun için hiçbir zaman tam anlamıyla birbirlerine ait olamazlar. Bir de nasılsa, kalorisi de düşüktür bu yeni yetme ekmeklerin, “beslemezler” bile insanı.

Bizim memleket hikâyelerimiz de işte bu yüzden taş fırın somunları gibi sıcacık, lezzetli ve bir o kadar besleyicidir.

Geleneksel, daha doğrusu bilinen  tanımıyla “Toplum, çekirdek ailelerden oluşur”. Oysa bizim hikâyelerimizi okudukça, toplumun, ailenin ta kendisi olduğunu hissederiz. Apartman komşusunun derdiyle dertlenir; Bakkal Yusuf’un oğlunun düğününde gördüğü güzel, hanım hanımcık kıza, halanın askerden yeni dönen oğlu için talip olur; Kapıcının üniversiteyi yeni bitirmiş kızına kendi çalıştığın şirkette iş bulmaya çalışır; Arkadaşının Erzurum’da askerliğini yapan oğluna, hazır iş seyahati dolayısıyla oraya gidecekken “ – Göndereceğiniz bir şeyler varsa götüreyim.” Der, herkesin hikâyesine ucundan, kıyısından, bazen de dibine kadar ortak olursun. Öyle törelerimiz vardır ki, bir bakmışsın, barut kokan ellerinle hiç tanımadığın birinin hikâyesinin sonunu bile yazmışsındır.

Onun içindir ki “yazmazsa çıldıracak” ya da “çıldırdığı için yazacak” nice yazar için adeta bir “dikiş kutusu” ya da bir “alet-edevat kutusu” olmuştur bu memleket.

Serpil ŞENOL